29 Haziran 2009 Pazartesi

Gerçek - Yansıma - Yanılsama

Tatil bitti... Gerçekle yüzleşme zamanıdır bu zaman :)

Kendimi fethiye sahillerine atmıştım... Ruhu ve bedeni, engin maviler, cırcır böcekleri, çam ağaçları arasında kaybetmiştim... Bol bol kendimle konuştum, otla, börtü böcekle... Şarap şişelerine mumlar dikip, ay en tepede en dolun halindeyken yakamozlar seyrettim denizin üzerinde... Hiç keşfedilmemiş koylar buldum ruhumda... Oralara daldım en güzel deniz yıldızlarını bulabilmek için...


Bu kadar kafa dinleme ruha farklı bir şekilde yansıdı tabii... Soyle arabaya binip yollarda kaybolasim, yol sarkilarinda, elimde sigara, camlar açık, bazen bol sohbet, bazende eşsiz sessizlikle gidesim var... Bunu yapmak için söz verdiğimde harika bir yol arkadaşım... Saroz'a kaçalım demekte kendisi... Suların daha buz, girilmemiş denizlerin daha bol, ıssız kıyıların daha geniş, çamların daha sık ve yeşil olduğu yerlere... Sevdiceğini de al gel demiş... Bakalım,dedim... Benim sevdiğim adam, seninle sevdiğimiz planı sevecek mi acaba... Çokkk özlemişim ama yol arkadaşımı, ne zamandır yollarımız Taksim sularında da kesişmedi ya... O yüzden her cumartesi yaptigim gibi kostum erkenden Fethiye'nin en acik gazetecisine... Kafa bir gece öncesinin alkolü, sabah erken kalkılmasının mahmurluğu, nemin fazlalığı ile pek bir ayılmamışken...Aldım HaberTürk'ümü... Yanina da gevrek bir simit, çöktüm ilk kahveye... Hem boğazı çaysız bırakmamak,hem de bir an once Drop Che'mi okumak icin... Yine keyifli, yine güldüm, bir kaç amca, zaten yadırgamışlar varlığımı, baktılar garip garip :) ve sonra hemen koştum kitapçının önüne, açılsın diye nöbetlerde... Kapıların ilk açılış anında elimde Murathan Mungan'ım :) Sevgili yol arkadaşımın tavsiyesi üzerine Bazı Yazlar Uzaktan Geçer sayfaları arasında kayboldum bu sefer...Tenimden eski yazlarin yanigi gecmeden, aheste okudum tavsiyesini :))

10 gün inzivaya çekilişin etkileri sadece bunlarla bitmedi tabii... Düş ile gerçeği karıştırdığım bir ruh hali beher gün artarak sardı tüm kıvrımlarını beynimin, vücudumun, sesimin, soluğumun... Yanılsama anlarım... Öyle saatler oldu ayaklarımın altındaki yer buhar olup uçtu, en boşluklarda diplere çekildi düşüncelerim, düşlerim... Sürekli gülümseyen ya da sonsuz somurtan halimle aynalarda suratıma baktım... Kim bu yansıyan kadın ve etrafındaki kelebekleri diye... Sonra farkettim ki çoook özlemişim ben O'nu... O'nun her sessizliği, benim içimden birşeyler almış götürmüş... O'na sarılmamak, kokusunu duymamak, tüm kokuları silmiş çevremden... O'nun duyarsızlığı binbir anlamlar yükletmiş benim gün ve gecelerime... Ve ben yine sevmişim, karşılığını sormayı unutarak... Şartlara, kurallara, oyunlara bakmayarak... Çok da özlemişim... Yüzünü, kokusunu, sesini, sözlerini, gözlerini, sevişmelerini...

İpince bir ipte yürümekteyim...
Düşmemeyi öğrenmeye çalışıyorum...
son soruyu sormama hep ramak kalmışken
uyandırılıyorum düşlerimden... Kalbim tutuldu, aşk'a küfredesim var... Her sabah gözlerimi açmadan, sımsıkı kapıyorum yine... Bir ömür boyu saklambaç oynamak istemiyorum ben.... Yanlışlarım, yalanlarım, yaralarım ile varım ben... Bazen surata, gözlere bakamamam bundandır...


Parantez içinde konuşmalardan sıkıldım... Geçmişi sorduğumda geleceği anlatan, geleceği sorduğumda geçmişe dalan, şimdi'nin olmadığın savunanlardan da... sözlerim tıkandı bir yerlerde, ses olamıyorlar...

Belki de daha zamanım var...

Bu adam sever mi beni acaba?

Tenimiz Taşbaskısı...

parmak uçlarımızda gezindiğimiz tenimizin
kaçıncı yazmasına bir erkekle başladık
kıyılar eğirdik gözlerimizden yağmurlu ezik
..........

..........

Murathan MUNGAN

19 Haziran 2009 Cuma

:))

“Her şeyin fiyatını bilen insanlar, artık hiçbir şeyin değerini bilmiyor…”

Oscar WILD

17 Haziran 2009 Çarşamba

BİZ HATUNLAR NE İSTİYORUZ?!?

Acı çekmek, acı çektirilmeye izin vermek, kişisel kapasiteye göre az ya da bol bol gözyaşı dökmek, sabahlara kadar paranoya, sabahtan akşama halsizliğinde etkisi ile günü kendimize, çevremize, esas adama ya da kadına rezil etme...

Kendi başıma attığım triplerimin, kendi kendime nerelerden çıkarıp kurduğum mutsuzlukların içinde buldum dün gece kendimi... Halbuki zaman yanlış zaman... Zaman çok keyfini çıkarma zamanı... Bana değer veren bir adam var... söylediğimi anlayan, gülmekten yerlerde yuvarlatan, ağzımın açısının değiştiği, konuşmaların - daha çoook derinlere giremesek bile - anlam bulduğu, sevişmelerin hiç daha önce bu kadar güzel olmadığı, yüzüne bakınca, sesini duyunca kalbimin bensiz attığını hissettiğim adam... Bu kadar hoşluğa ben nasıl bir boşluk çizmekteyim hayatıma anlatayım...

Acaba ne istiyor, ne hissediyor, neden aramadı, arar mı, ararsa ne derim, neden şimdi aradı, ne zaman söylerim, hangisini söyliyim, gidecek mi, giderse ne yaparım, manyak olma ne yapacaksın gömer popoyu oturursun, bu mudur, bu o mudur, nedir, ne değildir... Devam edeyim mi? Hatrınız için uzatmıyorum sorularımı, ama dün gece oturdum yazdım arkalı önlü 3,5 sayfa... A4 sayfası olanlarından... Sabaha karşı noktayı koydum ve kendi kendime itiraf ettim... Ben sorunluyum... Beni sorunlu yapan, içinde karşı cinsin olduğu birkaç nahoş olay illaki var... Onları Allah'a havale ettim demiştim zamanında... Sanırsam ID'de bir yerlerde kalmış kendileri... Söz verip birbirlerine bu deliyi en yeni, en mutlu başlangıcında rahatsız etmek boynumuzun borcu olsun diye... Çıldırmak üzereyim derken gülmeye, gülerken yazmaya, yazarken bol sigaraya, iki arasında bir deresinde boş tavanlara sarıyorsam şalterleri bir yerlerde attırdım demektir. Herşeyi oluruna bırakan bünye, bu olayda niye bu kadar kitlendi anlamıyorum... Allah'tan esas oğlana yansıtılan bir vukuat yok şu ana kadar... En cool halimle geçiyorum hep karşısına, kalbimin sesinden, sorularından bıkmasın, sıkılmasın duymasın diye pek bir avaz avazım karşısında...

Yaaa senin bu halini anlar eğer kalp aynı atıyorsa, demeye çalışsanız bile demeyin... Hem beni daha fazla kitlemeyin, sayısının anında artacağını bildiğim sorularımla hemde sevişmelerime engel olacaksınız, onu da istemiyorum... Zamanlama denen kavramı yitirmiş durumdayım, acele ile bir yerlere koşturma çabası var içimde, nereye koşuyorum o da meçhullerde zaten... Mahalle baskısı denen şeyi ilk defa yaşıyorum hayatımda... bilinen, beğenilen, etrafın takdir ettiği seçimler o kadar fix ve herkes bilip, bilmeden, anlamadan, tam olarak anlatamadan yaşı 30lara yakın bu hatunu oralara o kadar itmeye çalışmakta ki...

Beynim çok ağır bugünlerde, mutluluğun en mutsuz noktasında, ayaklarımın en yere değmediği kaldırımlarda, savrulmuyorum desemde bazen turbulanslara girmekteyim...

Sakin...
Kendim...
Geçmiş yok...
Gelecek meçhul...
Bu adam güzel, tablo gibi seyredilecek kadar güzel...
Gidebilir...
Gitsin...
giderse ya davet eder elini uzatıp
ya da karanlıklarda kaybederiz biz zaten birbirimizi...

Bu hatun şu an bir çocuk yapmak istiyor, daha da psikopatlaşmadan bu halini geçirsin oğluşuna diye... sonra en psikopat anında da en az kendi kadar deli, daha da beteri olmak için yetiştirilmeye meyilli bir kız :))

1000 TANE DİLEK...

Hayat aslında pek güzelmiş, her bir şeyi yapmak lazımmış...

Şimdi mi anlamaktayım bunu yok allah'tan değil, uzunca bir zaman önce farkına varmışlık var. Ancak kalp, kafa, şartlar, çevre, ego, it hep bir yerlerden karıştırmış beyin hücrelerini, hep bir kendini bilmezlik, yanlış yollara mı saptım ben hissi, ne yapıyorum, nereye gidiyorum, dönüş var mı yoksa kaç yazar... Çoook eskilerden sevdiğim bir dost ile konuşurduk ilk, hayatı çok sevdiğimizi farkettiğimiz, herşeyleri yapmaya karar verdiğimizde...

MİNİMUM 120'ye KADAR YAŞAMAMIZ GEREK...

Plan, programa göre yetistirememekteydik çünkü yapacaklarımızı, yapmaya niyet edip cayacaklarımızı, yapmak isteyip de engelleneceklerimizi... Sonra ne zaman, nerede bilemedim ama bu hevesi kaybetmişim sanki... Ya 120 uzak geldi, ya oraya öyle kolay varılmayacağını, özellikle benim gibi bahtsız Bedevinin bu bahtsızlığına tüm sağlıklı yaşam koşullarını ekleyerek ancak 70 küsürleri bulabileceğini anladıM, ya da yapılacaklar listesinde hızlı gittik, 120ye kadar bekleyip deneyeceklerimiz daha önlere kaydı...

8 bilemedin 10 sene önce bir ara ççoook bir mutlu olmuşum, o gazla karalamışım bir yerlere " okulu bitirdim, ehh pek başarısızda değildim, şimdi kendi başıma, kendi evimde, güzel bir ülkede, okumaya niye olduğunu bilemeden pek bir bağlanmışım o yüzden devam etmekteyim o degree senin bu degree benim, tamamen kendi ayaklar olmasa bile bir Marshall takviyesi ile ayaktayım, kalp kırıklarını memlekette bıraktım, sevdiğim bir sürü insanla tanıştım, ucundan bir meslek sahibiyim, özgürlüğüme de aynı uçtan ve yavaş yavaş sahip olacağım ve her yeni gün ile başlayan hayat heyecandan kalbimi zıplatmakta" ...

Sonra oraya buraya karalamalar, bir gün havalarda uçup çoşarken, ertesi gün tüm göz ve gönül perdelerimi kapatıp somurtmalar devam etmiş hep... Yani ne eskisine göre çok farklı geçirmişim günleri, ne de beklentileri çok yükseltmişim... Hatta başında yakaladığım herşeyi yapıcam, her deliğe gireceğim, acırsa da benim canım acır, kime ne, bana ne hevesini bile kaybettiğim dönemler olmuş arada...

Perihan Mağden'in bahsettiği gibi "ağır yürek günleri" m olmuş...Ne hevesi, ne 120yi, ne de hayatın kendisini göresim gelmiş...

Sonra korkular korkular, yürekte bir sıkıntı
Bir panik hali ama ataksız
Daha çok bilinçaltında
Ya yanlış yaparsam
Ya düşersem
Herşeyi planlayayım
Kendime mukayet olayım

Şimdi ?!? Şimdi geçti çoğu... Planlarımda var plansız geçirmeyi düşündüğüm zamanlarımda... İsteklerim çok fazla, malum 120yi her isteyen göremiyor...Panik hali hayatın başka köşelerine zıpladı, formunu değiştirerek... Hala itina ile kendi kendimi, tırnaklarımı, ellerimi, kabuk yaralarımı yiyip, beyni ters düz edebilmekteyim...

Yine çok içmek, çok konuşmak, çok vermek, çok dinlemek, çok takılmak, çok takmak, çok sigara, çok kahkaha arkasından çok gözyaşı getirir korkusu ile, çok inanmak, çok hissetmek falan ufak, anlamsız, bazen de çok anlamlı pişmanlıklar yaratabiliyor ertesi gün...

Ama yeniden en içimden, en inanarak, en sindirmiş halimle amaaaaaaaaaan diyorum :)

Yakın zamanda kayan yıldızlar olsun istiyorum, 1000 tane dileğimle birlikte :)

Hem kim bilir, belki benim dileğim onun dileğini bulur, onunki beni... Kim bilir belki o zaman 120 sene gerekmez, onunla geçecekse önümdeki ilk gün ve gece...

SANA BÜYÜK BİR SIR SÖYLEYECEĞİM

Sana büyük bir sır söyleyeceğim zaman sensin
Zaman kadındır. İster ki

Hep okşansın diz çökülsün hep
Çözülmesi gereken bir giysi gibi ayaklarına
Bir taranmışBir upuzun saç gibi zaman
Soluğun buğulandırıp sildiği ayna gibi
Zaman sensin uyuyan sen şafakta ben uykusuz seni beklerken
Sensin gırtlağıma dalan bir bıçak gibi
Ah bu söyleyemediğim işkencesi hiç geçmeyen zamanın
Bu mavi çanaklarda kan gibi durdurulmuş zamanın işkencesi
Buysa daha beterdir giderilmemiş istekten bitmez tükenmezcesine
Göz susuzluğundan sen yürürken odada
Ve bilirim büyüyü bozmamak gerektiğini
Daha beter seni kaçakSeni yabancı bilmekten
Aklın ayrı bir yerde gönlün ayrı bir yüzyılda kalmaktan
Tanrım ne ağırdır sözcükler asıl demek istediğim bu
Hazzın ötesinde sevgilim dokunurluğun erimi dışında bugün sevgim
Sen ki benim şakağımda vurursun
Boğulurum solup alıp vermesen
Tenimde bir duraksar ve yerleşir adımın

Sana büyük bir sır söyleyeceğim her söz
Dudağımda bir dilenen zavallı
Acınacak bir şey ellerin için kararan bir şey bakışının altında

İşte bunun için diyorum ikide bir seni seviyorum diye
Boynuna takabileceğin bir tümcenin o parlakça kalp kristali
Kaba konuşmamdan gücenme benim bu konuşmam
Ateşte şu tatsız gürültüyü çıkaran sudur o kadar

Sana büyük bir sır söyleyeceğim bilmem ben
Sana benzeyen zamandan söz açmayı
Bilmem senden söz açmayı bilir görünürüm
Tıpkı uzun bir süre garda
El sallayanlar gibi gittikten sonra trenler
Ve bilek söner yeni ağırlığından gözyaşlarının

Sana büyük bir sır söyleyeceğim korkuyorum senden
Korkuyorum yanınsıra gidenden pencerelere doğru akşam üzeri
El kol oynatışından söylenmeyen sözlerden
Korkuyorum hızlı ve yavaş zamandan korkuyorum senden

Sana büyük bir sır söyleyeceğim kapat kapıları
Ölmek daha kolaydır sevmekten
Bundandır işte benim yaşamaya katlanmam
Sevgilim

Louis Aragon



Bu ben olsam... ZEN olsam... Alıp başı gitsem biryerlere, heryerlere...

YAŞANMAYA DEĞER BİR YAŞAMIN PEŞİNDEYİM; VE
BİR DE; BİLMEYE DEĞER BİLGİNİN.


KÖKSÜZÜM, YURTSUZUM. KENDİMİ O'NDA YOK
ETTİĞİMDEN BERİ, ÖLMEDEN EVVEL ÖLELİ, BAŞLANGIÇSIZ VE SONSUZUM.


NE PEJMÜRDEYİM, NE GARİBAN. NE KİMSELERE
MUHTACIM, NE KİMSEYE BUYURAN.


ANCAK RÜZGARDA KURU BİR YAPRAK SANMAYIN
BENİ.
AĞZI VAR DİLİ YOK DEĞİLİM. BEN BİZZAT
DİLEDİĞİ İSTİKAMETE EFİL EFİL ESEN KARAYELİM

KEYİF...

Tanrı bir yudumcuk şaraba öyle bir hassa vermiştir ki adamı sarhoş eder, iki alemden de kurtarır!
Bir avuç yeşil ota, esrara öyle bir hassa vermiştir ki bir zaman olsun insanı kendinden alır!
Tanrı uykuya öyle bir hal vermiştir ki düşünceyi iki alemden de keser!
Mecnun'u, bir deri aşkından öye hale getirmiştir ki dostudüşmandan farketmez olmuştur.
Senin anlayışına havale edilecek bunun gibi yüzbinlerce şarabı vardır onun!
Nefsin, kötülük şarapları var ki, o kötü kişiyi bunlarla yoldan çıkarır!
Aklın, kurluluk şarapları var ki insan onların neşesiyle zevalsiz bir konak bulur.
Sarhoşlukla gök kubbe çadırını o yadan söker, yola düşer!
Kendine gel ey gönül de, mağrur olma...
İsa, Tanrı sarhoşudur, eşşek arpa sarhoşu!
Şu küplerden o çeşit şaraplar ara ki sarhoşluğunun sonu gelmesin
Çünkü her sevgili, dolu bir küpe benzer...
O tortuludur, bu inci gibi saf!
Ey şarabı anlayan, tanıyan er, ihtiyatla tat da karışıksız,katıksız, arı duru bir şarap bulasın!
Her iki şarap da sarhoşluk verir ama bunun sarhoşluğu adamı da Tanrı'ya kadar çeker götürür!Bunu iç ve düşüncenden, vesveselerden, hile ve düzenlerden kurtul, akıl bağı olmaksızın deve gibi çoş, raksa giriş!

Mesnevi IV, 2683-96
HİÇ MEVLANA İLE SARHOŞ OLMAMIŞTIM BEN...
DEYMEYİN KEYFİME YANİ... ŞİDDETLE TAVSİYE ETMEKTEYİM!!! HEM MEVLANA HEM DE MUHTEŞEM BİR BURGUNDY KIRMIZI'yı...

B.A.Y.I.L.D.I.M :)))

Bunları da sıkıntıdan oraya buraya saldırırken keşfettim...

Bayıldım gerçekten, ve istiyorum...

LANVİN'in PORSELEN BEBEKLERİ








Lanvin ve ünlü Tayvan porselen markası Franz işbirliği yapıyor. Alber Elbaz klasik Lanvin modellerini minik Franz porselen bebeklerin üstüne taşıyor.geçen sezon başlayan bu işbirliği neyseki bu sezonda devam ediyor...Kendisi ile eğlenen, matrak bir koleksiyon... Ve bence Burçin'e ne hediye alalım sorularınızın cevabı :)))
ZEROFRA 360


Bunu çooookkk denemek istiyorum ama düz yolda gidemeyen ben bunun üzerinde kaç parça olurum acaba!!

Süper cool bir alet!! İtalyan bir tasarımcı (Francesco Sommacal) hazırlamış. Ayaklarınızı ortasından geçiriyormuşsunuz, ve vücut hareketleriniz ile yönlendiriyormuşsunuz...

Hep böyle kolay kolay yazıyorlar gerçi... ilgilenenler www.zerofra.com 'dan bakabilirler...

BaCaK oMuZa...

Veeeeeee, yeni yaşın ilk vukuatı ile yine şenlendirdim hayatımı...

Hep derim ben, senede bir kaç ay vardır anne baba acayip korkarlar ve babamın tabiriyle "yıldızların kuyrukları kıçlarına mı değiyor ne, sen mart nisan gibi hep bir delirirsin, biz annenle senelerdir korku içinde bu ayların bir olay çıkmadan geçmesini bekleriz" derler...

Tam bir facia atlatmadan o aylar sona erdi diyordum ki, en şekillisinden oturdum popomun üstüne...

SONUÇ:

  • Alçılı bir ayak, ama zamane alçıları pek bir şekilli, istersen kendin sökebiliyorsun, onsuz acıya katlanma eşiğin yüksekse...
  • Sol elin Somali'li birine ait olduğuna inandıracak kadar renk değiştirmiş baş parmağı...
  • İki adet koltuk değneği, ki bunlarla karizmam tamamen top yapmış durumda... Avuç içleride su toplamış tabii ki...
  • yürünemedği takdirde yerlerde sürünerek ulaşılan mekanlar
  • Bolca ağrı kesici
  • 24 dakikada toplanması başarılan çift kişilik bir yatak
  • Baş içerde popo, ayak küvetin içine sokulamadığı için, dışarıda yapılan bir duş...

Seke seke gezilen evimin içinde hayat çok kısıtlı, ev işleri vs zor, yemek yapmak ve onu yenilecek mekana taşımak iki koltuk değneği ile imkansız olduğu için bugün inadı bırakıp annemlere taşınıyorum bir süreliğine...Zaten şiddetlede tavsiye ve ısrar var bu konuda... Bırakayım annem bir kaç aylık aradan sonra yine bana bakarak kendini mutlu etsin... Yoksa bu gecenin 3ünde nasılsın telefonları, anne ama uyuyorum 'larla tatmin edilemeyecek...

Cumartesi sabahında bir melek vardı ama hayatımda... Acıdan kıvranırken, onun iyiliği sebebiyle, somurtmayı aklımın ucundan bile geçiremediğim...Her ne kadar kendisi melek kavramına çok sıcak bakmasada, bir ara ona erkek melekler olduğunu da anlatacağım...Sabahın köründen itibaren yanımda olan, beni hastanelere taşıyan, tekerlekli sandalyede iten, peşimden en radrasyonlu odalara giren, devamlı gülümseyen, ve güldüren, ayağımı kontrol eden doktora, verdiği acıdan dolayı çorap ile vurmaya çalışırken beni sakinleştiren, lütfen siz gidin artık 'larıma (ki heralde 1000 kere falan söyledim) hiç aldırmayan, eşyalarımı taşıyan, kahvaltılar ve bir kabileye yetecek kadar yiyecek alan, ilaçlarım için eczanede koşturan ve en sonunda da beni merdivenlerden kucaklayıp çıkaran...

Uzun zamandır tanıdığım, son zamanlarda bolca vakit geçirdiğim, keyfine, sohbetine, kahkasına, beni yatak, sandalye gibi bilimum yerlerden gülmekten düşürtmesine, gülümsemesine, sesine, hareketine sevgiyle, mutlulukla yaklaştığım biri... Ve bakın şu işe, meğer adam melekmiş!! Issızlarını gördük, subursuzlarını, rafadan kafadanlarını, büyüklerini, daha bir çıtırlarını... Ama bu versiyonu?!? Çooookkk teşekkür ettim kendisine, bunun ödemesi nasıl olacak, bendeki nakit buna yeter mi, yoksa o da ayağa bir zeval versin bende onu mu taşıyayım hiç bilmiyorum... Ama o, evde sıkıntıdan patlayan beni bir an olsun unutmayıp düğün, çilek fotoları, bıyıklı vale muhabetleri ile şenlendirmekte...

Yani anlacağınız pozisyon itibarı ile ben aldım sağ ayağımı elime... Bir de muhteşem bir adam girdi hayatıma... Melek adam....

16 Haziran 2009 Salı

YORGUN SEVDA by İRFAN YALÇIN

Onunla olmak sevinç veriyor; ne zaman onunla olsam, sanki gölgesine sokuluyorum, bakmıyor, baksa da, bakmıyor gibi bakışı. Bildiği en iyi şey bakmıyor gibi bakmak.Aralayamıyorum, küçük bir çentik bile açamıyorum, öylece kalıyor, ona beni kapayan, yasaklayan birşey var anlayamadığım. Uzaklaşıyor gitgide ve acı veriyor, dahası düşlerimi karartıyor.

İrfan Yalçın ezilmişlerin ve aşağılanmışların yazarı... Genelde öfke hakim olmakta romanlarına, ama delip geçen öfkelerden çok, çoğumuzun yaptığı kadere anlık isyanlar ve sonra geri çekiliş...Bence, bu romanı da güzel.. Eğer kelimelerin, cümlelerin, hikayenin bitmemesini, ucu açık kalmasını seviyorsanız...

Siz bir okuyun... Kim bilir belki sonra hep beraber bir lunapark'a gideriz..

Son 21 dakika...29un şu an için en anlamlı gününde...

  • boğaza karşı yenilen muhteşem bir yemek

  • O yemekten şu ana kalan bol sarhoşluk ve koca bir göbek

  • Anne ve baba ile dünyalara değişmeyeceğim sohbet, kahkaha...

  • Yemeğin yarısından itibaren "çok uykum geldi benim yaa"lar yüzünden dalga geçilen bir baba

  • iki tane muhteşem meyve pasta, orjinalliklerini biri senelerdir, diğeri yakın zamandır gösteren iki değerli adamdan

  • harika bir öğle yemeği

  • bir bez bebek, sapsarı saçlı, masmavi gözlü,

  • bir gül

  • bir kocaman, en güzelinden çiçek

  • bir dolu sevgi yüklü telefonn görüşmesi

  • facebook'dan uyarı aldıracak bir mail ve wall post trafiği

  • sabahın ilk saatlerinde en sevdiklerimin " seni seviyoruz, iyiki varsın" telefonları

  • dün gece saat 12yi gösterdiğinde ilk kutlayanlar, ki daha o zaman doğmamışım aslında


İşte bir koca 24 saatin, bir yeni yaş gününün hazinesi...

sevdiğim, bildiğim, beklemediğim, beklersem yanlış olur dediğim herkes ama herkes vardı bugün hayatımda...ufak olduğuna inandığım, sonuçlarını ilerleyen zamanlarda göreceğim rezilliklerimde oldu :)yaşımı 16,21 ve 42 diye kutlayanlarda...

Şimdi aynı, rahatsız olduğunu birkaç kere belirttiğim koltuğumda, bir ben vee tahmin edin her zamanki gibi bir de Johnnie var...Es geçemedim ben onu bu akşam...Hep en dibe batan zamanlarda yanımda olmasın istedim, bu günü de paylaşıyorum kendisi ile...Ben dünyayı seviyorum dedim bir kaç gece evvel, tüm yanlışlarına, arada bir sağ gösterip sol vurmalarına, ufak kalleşliklerine rağmen...bugün farkettim ki dünya da benden yana zaten...Hepinizi, sizi, hayatıma anlam katanları, bir yerlerinde yolumun kesiştiklerini, u dönüşleri ile yeniden keşfettiklerimi, herkesi seviyorum....Mutlu, kutlu, sevgi, başarı, sağlık, aşk dolu bir yeni yaş dilediniz hepiniz bana...

Ve ben söz veriyorum....29da her dilediğinize yaraşır bir velet olacağım!!!

-.-- . -. .. -.-- .- ... .. -- .- .. -.-. .. -.-- --- .-. ..- --

Nedir derseniz... yok daha tam anlamıyla sıyırmadım...

Bugün Samuel Morse'un doğumgünüymüş... Saolsun google pek bir hizmette kusursuz son zamanlarda, sıkı takip ederseniz google neredeyse her gün başka şekillerde karşımıza çıkmakta... Sebebi de üstüne gelince yazmakta...

Herkes benim doğumgünümü, bende birçoğununkini kutlayıp duruyorum, bir kıyak da Samuel Morse'a...

Ahhh tamam başlığı merak edenler olacak... YENİ YAŞIMA İÇİYORUM...

Fonda da tesadüfi bir şekilde Erkin Koray çalmakta... Öyle bir geçer zaman ki... Hadi bakalım...

Otuz'a bir kala....

Süper hissediyorum kendimi...30 önemli bir yaş kabul ediliyor çünkü... Oraya gelince daha bir mütevazi davranılması tercih ve tavsiye ediliyor... Neyse ben bununla ilgili yorum ve şovumu 30 olduğumda yapacağım... Şimdi otuz'a bir var benim için... 24 saatten biraz daha fazla ve hoooop yeni yaşımdayım...

Eskiden yeni yaşa girince, hayatımda bazı şeylerin apar topar rektifiye olacağını, sıfırdan başlanacağını, nokta konulacağını, ve çocuksu bir naiflik ile herşeyin çok daha güzel olacağını sanırdım... Şu an itibarı ile alacak verecek hesabı yaparsam, sıfırdan başladığım hiçbirşey olmadı... Olaylar silsilesi birbirini takip etti, birileri bitti, diğerleri başladı... Mutluluk her daim vardı, hüzün de... Bol bol kahkaha, ipe sapa gelmez bir sürü delilik, uslanma, akıllanma çabaları, akıllanamama yaraları, söz dinlememe, dinlenmeyecek söze sapına kadar takılı kalma...Belli bir yaştan sonra sürükledim herşeyi ve herkesi peşimden... Yeni yaşların, yeni yaşamların köşesinde, kuytusunda çıktılar hep karşıma, ya da ben çekip çıkarttım onları bıraktığım eskili yaşlardan... Hiç sevmedim yalnız olmayı, yalın olmayı... Hep bir karmaşa hüküm sürdü, bu sefer doğrusundayım, dediğim yaşlarımda... Ve ben otuza bir kala öğrendim ki karmaşa insanıyım... Herşeye burnunu sokan, hatta burnu oralarda bırakıp, yeniden burun yaptıran, kalabalıkları seven, ama yinede kalabalığın en ortasında çok yalnız hissedebilen, hoplayıp zıplamaktan ödün vermek istemeyen, hoplayıp zıplarken bolca etrafa savrulup, kolunu bacağını darbeleyen ve hatta kıran, kalbi herşeye ve herkese açık olan, ama en ufak darbede kusana kadar yaralanan, söz dinlemeyen, sözünü ve özünü inatla dinletmeye çalışan...

Şu an itibarı ile bakıyorum kendime, bakıyorum geçmişe, bakmaya çalışıyorum geleceğe... 29 yaşındayım artık, bu saatlerde, 29 sene önce, annem hastanede ha doğurdum ha doğurucam, yeter artık naralarında... Şimdiyse ne idüğü belirsiz bir markanın çizgili, baba pijaması altımda, üzerimde sylvester'lı bir kazak, bir şişe johnnie'm kuruyemişim, saçımda gece kremini sürdüğüm için yüzüme değmesini istemediğim saçlarımı toplayan abuk bandanam, elimde sigaram, fonda purple rain, kendi evimin rahat olduğuna inanarak aldığım ama kısa kestirmeler sonucu bel ağrısından başka hiçbirşey vermediğini anladığım koltuğunda oturan, acıları olan, unutumadıklarına kızan, unutmayacaklarını bir kenara not alan, dostlar kazanan, düşmalarını her daim barındıran, kalp kırıklarını nasıl onarması gerektiğini bilen, hala susması gerekirken konuşan, konuşması gerekirken eli ayağı dili dizi birbirine dolanan BURÇİN'im... HAYAT'ım ben!!!!

Şimdilerde yeniden aşığım... Kim, ne, nerede, nasıl, ne zaman yok... Başka biri... Yeni biri... Geçen sene bu zamanlarda farklıydım... Güvendiğim bir adam vardı, sevdiğim, bir hayat kurarız diyerek karşıma çıkınca inandığım... Öyle her söylenene inanmam, kendi yalanlarım dışında... Buna da tam inanmamıştım... Bitti... Çok sönük bitti, yaşanan her dakikanın parlaklığına zıt... ÇOk canım acıdı... Öyle, nasıl bırakıp gitti beni, acımalarından çok, nasıl yürürüm ben onun sevgisi ve saygısı olmadan acımaları... Olmadı da zaten onun sevgi ve saygısı bugüne kadar... Vücudumu mutlu ettim aradaki farklı denemelerle... Eskiyi aramadım, daha çok eskiden kurtulmak içindi çabalarım... Kurtuldum mu? Yok hayır... Eskiye, ona, onunla yaşadıklarıma hala sıkı sıkıya bağlıyım... Ama bazen defteri kapatmak gerekiyor... Daha yazılacak çok sayfalar olsa bile, hayalinizde ona ait binlerce, yüzbinlerce, on yüz milyonlarca plan olsa bile... Ben defteri ilk defa bir ay önce kapattım.. Öncesinde de çok düşünmedim kendisini, ama kendi kendime seçtiğim her hüsranın sonu ona döndü... Şimdi?... Şimdi farklı... Yeni biri yüzünden mi diye sorarsanız, o kadar salak, o kadar saçma, o kadar sarsak değilim allahtan... Hiç olmadım...

Yeni biri, yeni yaşa, yeni bir tat diyelim... Yeni biri kalbi söküp alamaz... alsada buzlukta beklettiklerimden birini koyarım yerine... Ama yeni biri, yepyeni biri... Beni bildiğim sokaklarda kaybettirecek, bol bol kahkahalar attırcak biri... Devamı? Sıkıldım ben bu sorudan... Devam alışagelmişliktir... Benim hayatımda, ben hayat olarak, yepyeni yaşımda alışılagelmişlik yok...

Mumlarımı üflerken en sevgililerimle, annem ve babam, çarşamba akşamı, ben kendim olmayı dileyeceğim... Sonrası zaten bir an, bir zaman, beklemediğim, aniden yakalandığım bir noktada gelecek... Ve ben yine hazırlıklı olmayacağım, yine çığrından çıkacağım, yine en BEN olacağım...

Şimdi yazarken bir türlü kıramadığım şam fıstıklarıma geri dönüyorum... Ve ben HAYAT'ı otuza bir kala çooooooookkkkkk seviyorum...

Dönülmez akşamın ufkundayım....

Başlık bulamadığım bir yazı bu :)
Sonunu gördüğümde başını da seçicem sanırım....
Ya da belki seçemeyeceğim ama face zorladığı için bir title uydurucam...

Yazamama durumları vardı..

Hem yazmayı gerektiren bir durum yoktu, hem yazmak için gelmesi gereken ama başka yerlere uğrayıp beni unutan ilham yoktu, hem de zaman yoktu...Ama zaman denen o kavramda beni joker gibi gülümseten çok şeyler oldu...Bırakmıştım bazı şeyleri... Öyle oluruna falan değil... Tamamen bırakmıştım... Yok diyordum kendi kendime bu dünyada aşk yok.. Sevgi belki, saygı sayılı...Doğru adam yok, doğru kadında yok...

Sonra birşey oldu...

Mucize değil...

Mucize benim sigarayı bırakmamdır, ya da ne bileyim mucize Erdoğanın tahtdan inip eşeğe binmesidir... Bu onlardan değil...

Ben aşık oldum...

Tamam yine ucundan platonik olanlardan...ama ucundan...Etrafımda herkes demekte ki herşey yolunda... Olmasa ne olur? Ben mutlumuyum? Absofuckinlutely!!!! Bitmiştir, bunun platoniği, yolu, yordamı yok!!!Sevgiye mi açız? Saygıya mı? Aşka mı?Ben aşka aç olanlardanım... Sevgi saygı sonra gelir diyenlerdenim... Ben deli divane aşık olayım... Gözüm kendimi bile görmesin, değil öyle etrafımı, onu, bunu... O kadar aşık olayım ki, bu dünyada olmayayım... Şimdi ne mi var? Şimdi orta okul vari mesajlaşmak var :))) Sabahın bir körüne kadar mesaj geldi mi gelecek mi diye beklemek var .... Şimdi sabah uyanıp, bu adam beni ne zaman arar diye beklemek var... Arıyorda bu adam, o yüzden bu kadar ümitli ve anlamsızca aşığım :)Aşk bu mu derseniz.... Aşk ne derim ben? Ben babama da aşığım, işimede bir ucundan, alışverişe aşığım, ayakkabılara deli divane... Bu adama da aşığım ben... İlgilenmesine aşığım, sormasına, soruşturmasına, kendi çapında kıskanmalarına... Var mı ya daha ötesi; aşık olmak istiyorum ben ve bu kişiyi seçiyorum... Sevmek istiyordum ben... Herşeyi, herkesi unutmacasına... Bu şehri, bu insanları, bu bahar ve yazları, özellikle kışları...Bu o olur mu? Biiilmiyorummm, bilemiyorum...Hiç bir şey de istemiyorum... Eli elime dokunsun, kalbi kalbmin yanında atsın, sözü sözümün önünden olsun, düşüncesi düşüncemde, zevki zevkimin en tepesinde... Var böyle bir beklentim... Özledim illaki bunları ama hemen hooopp deyince olmayacağını biliyorum...

Ben giyinip, asansörü çağırıyorum... Ben ne olacağını bilmeksizin, ne olacağından da ümit etmeksizin Aşık oluyorum :) Darısı olmayanların, olmak isteyipte olamayanların, olurum diyip yola çıkanların, olmak üzere olanların başına....:))

Ama haberiniz olsun pamuklara sarmalayıp saracak bir adam yok bu dünyada... Neyse o! Ve siz neyse o'yu değerlendirin! Neyse o eğer sizseniz, sizin gülümsemeniz, sizin küçüklüğünüz, büyümüşlüğünüz, bilmişliğiniz, anlamamışlığınız, anlayamayacaklarınız, anlatacaklarınızsa...

Bakış açını değiştirirsen görüş açını da değiştirirsin...

Bugün Kanyon DnR'da keyifli keyifli kitapların arasında kaybolmuşken okudum bu cümleyi...Kapağına kanıp, ki ilk intibaya şiddetle inananlardanım, sepete attığım kitaplardan birinde... Almadım, adı sanı nedir diye sorarsanız hatırlamıyorum... Ama DnR'ın rahat koltuklarında, çok keyif alarak başladım okumaya... Yarım kaldı, yerine bile koyamadan apar topar çıktım, ama aklımda bu kalmış...
Seviyorum ben Kanyon DnR'ı, yok aslında içerisinde rahat rahat oturup kitapları karıştırabileceğiniz, okurken kimsenin sizi rahatsız etmeyeceği, aynı zamanda o ne okuyor bu ne bakıyor diye de etrafı dikizlediğiniz kitapçıları... Bir kahve eksik ama ona da çözüm buldum bir dahakine termosla gideceğim...Çok seçiciyim kitap konusunda, insanlarda olmadığım kadar... Yok aslında saygısızlık yapmak istemem tüm kitapları seviyorum ben, ama onlar beni seçmekte... Yalnız böyle o seçti, ben beğendim derken bu evi de kitapla doldurmayı becermişim 1 sene içerisinde...sevmiyorum okunan bir kutuya konsun gözümden, gönlümden ırak olsun...Hepsini görmeliyim ben okuduklarımı, okuyacaklarımı, yarım bırakıp vefasızlık yaptığım için her gün bir kere okşayıp, bir sayfasını bitirdiklerimi...Kitap ödünç vermeyi de sevmem bu arada, isteyene en güzelinden bir DnR komforu yaratırım, buyurun misafirim olun, saatlerce kalın, okuyun... Ama alıp gidene, gitmek isteyene tilt oluyorum... Giden kitabın döndüğünü görmedim çünkü bugüne kadar...Yiyor mu darphaneye girip gıcır paracıkları "biraz ödünç alayım, 1 haftaya geri getiririm" demek? Ehhhh, bu da benim hazinem, zorlamayın, almayın, ne isterseniz, neyse parası ben veririm!
Çok neşeli günlerde, çok keyifli haberlerin akabinde huzur için giriyorum ben kitapçılara... Zevkim de, şevkim de bir başka oluyor... Toplayıp ayaklarımı altıma hem günü ve haberleri hazmediyorum, hemde beynimi, ruhumu ödüllendiriyorum...
Mesela bugün... Bir gece evvel bahar kırgınlığı ve is yorgunluğu hasebiyle evde yarım şişe Johnnie ile son bulup, sabah 7.21de susuzluk, kötü bir hang-over ile başlayan gün... Gözümü açar açmaz, kısacık yıllara çok şeyler sığdırdığımız, çok sevdiğim bir arkadaşımın EVETTTTTT dediğini öğrendim sevdiği adama... Bir ömür boyu, sevgisi, saygısı mutluluğu hiç azalmadan devam edeceğini bildiğim beraberlikleri için... Hayatımda X daha mutlu olmayı hakeder, Y işte şöyle böyle, A ve B'den mutluluk namına bir bok olmaz dediğim kimse yok... Herkesin en mutlu olmasını ister ve dilerim, hayatıma bir şekilde girmiş, orada kısa ya da uzun süre zaman geçirmişlerse...Ama bu insan ki, çok üzdü kendini bir aralar değmeyecek şeyler için... Anlatmaya çalıştık, anlamadı, anlamaya hazır değildi... Bu sebeple çok falcı dolaşmışımdır kendisi ile, vesikalıkları suya daldırmış, İstanbul falcı popülasyonu arasında sükse yapmış ve arada bir cin çarpacak korkusu ile tabana kuvvet kaçmışızdır...Sonra bir gün, yok aslında bir gece, dışarıda Kartalkaya'nın son karları dururken ve biz yağmurlarda kayak yaparken, tekrar şahit olmuştum mutlu kahkahalarına... Daha o zaman bana "bu adam, o adam" demişti, bu adam o adam oldu... Ve benim arkadaşımı mutluluktan havalarda uçurdu...Sanırım o da bakış açısını değiştirenlerden, seçici olurken saygısızlık etmeyip, seçilmeyi de bilenlerden olmayı tercih etti... Muhteşem bir ömür onları beklemekte, adım gibi biliyorum...
Sonra bir alka seltzer ve birkaç sade kahve sonrası, biraz daha toparlanmış halde başka bir arkadaşımın ilk'ine katkıda bulundum...Dövme, dövme diye tutturmuştu ve biz dövdürdük bugün onu, sistematik ve Deniz'i tamamlayan bir simge ile...Her ne kadar ufak bir aksiyon yaşatmış olsa da devamında, adı bende saklı, mutluydu ilk dövmesinden...Bu hastalığa birini daha tutturdum, bir ara bonus dövme kazanmam lazım :)
Şimdi sıra bende gibi geliyor... Yok hemen yanlış anlaşılmasın ne EVEEET demek için ne de yeni bir dövme...EVEEET diyecek şahıs yok, yeni bir dövme içinde yaptırılacak yer itibarı ile 5 bilemedin 6 kilo verilmesine ihtiyaç var...Ben bakış açımı değiştrimekten bahsediyorum... Hadi bilemediniz 18 gün daha verin bana... Sonra yeni yaş itibarı ile bakış ve görüş açılarında oynama yapmak gerekmekte...Daha seçici olmak gerekmekte, saygı kuralları çerçevesinde... Otu, boku hayata sokmamak, var olan yabani ve zararlı otları ayıklamak gerekmekte...Hayatın gerçekten kısa olduğunun idrak edilmesi gerekmekte... Kalp kıranların sevgili, dost, arkadaş olsun, ne olursa olsun, allah'a havale edilmesi ve arkaya bakılmadan kaçarak uzaklaşılması gerekmekte...Aklı şeyinde olanlarla, şeyi kulağından aklına kaçanlara edep, adap, yol yordam, incelik dersi verilmesi gerekmekte...Sağlığa çok daha bir çok dikkat edilmesi gerekmekte... Kendim olmayı başarmam gerekmekte, oyun yok, saklanmak yok, çok açılmak hiç yok...
Ve en öenmlisi madem atlamış bulundum bir kez hayat denen bu denize, o zaman yüzmek hem de çok iyi yüzmek gerekmekte...
Şimdi önümde yirmi DVD'den oluşan ufak bir dağ var... Bu sebeple 10 dakika içerisinde kapatıyoruz, bir an önce kasalara yönelin... Pazartesi ben beğendiklerimin yorumlarıyla şenlendiririm yine buraları...

Adab-ı Muaşeret


Desem ki bu akşam güzel bir bahar akşamıdır... Ehh o zaman bu güzelliğe en çok Cahit Sıtkı yaraşır...

Desem ki vakitlerden bir Nisan akşamıdır,
Rüzgârların en ferahlatıcısı senden esiyor,
Sende seyrediyorum denizlerin en mavisini,
Ormanların en kuytusunu sende gezmekteyim,
Senden kopardım çiçeklerin en solmazını,
Toprakların en bereketlisini sende sürdüm,
Sende tattım yemişlerin cümlesini.

Desem ki sen benim için,
Hava kadar lazım,
Ekmek kadar mübarek,
Su gibi aziz bir şeysin;
Nimettensin, nimettensin!
Desem ki...
İnan bana sevgilim inan,
Evimde şenliksin, bahçemde bahar;
Ve soframda en eski şarap.
Ben sende yaşıyorum,
Sen bende hüküm sürmektesin.
Bırak ben söyleyeyim güzelliğini,
Rüzgârlarla, nehirlerle, kuşlarla beraber.
Günlerden sonra bir gün,
Şayet sesimi farkedemezsen,
Rüzgârların, nehirlerin, kuşların sesinden,
Bil ki ölmüşüm.
Fakat yine üzülme, müsterih ol;
Kabirde böceklere ezberletirim güzelliğini,
Ve neden sonra
Tekrar duyduğun gün sesimi gökkubbede,
Hatırla ki mahşer günüdür
Ortalığa düşmüşüm seni arıyorum.

Cahit Sıtkı Tarancı

Lale Devri...

Yok öyle tarihten bahsedesim...

Yeşilköy - havalimanı arasında ve pederlerin evin bahçesinde laleler birer birer açmakta, oradan bir esinlenme sadece... İstanbul'da böyle bir devir başladı... Belediye bu çiçek konusunda pek bir özenli, yılın bu mevsiminde de laleleri dikiyor, özellikle benim geçtiğim güzergahlara... Mutlu hissediyorum kendimi, İBB beni düşünüyor, senede bir kaç gün bu hatun kendini Hollanda'da hissetsin istiyor!

Bugün artık anıra anıra bahar geldi, yaz geldi, bahçeye kiraz geldi diyorum... Şu andan sonra hala hava kapar ve şakır şakır yağmurlar yağarsa bilinki ya Obama geri gelmiştir ya da Türkiye tropik bir iklime doğru geçiş yapmaktadır... Yani benimle hiçbir ilgisi yoktur, olamazda!!

Love mode açık bende!! Çiçeği böceği, arabamı - ki üzerinde 9 ayın kirliliği, içinde tüm kış kreasyonum var-, kaldırımı, gökyüzünü, terasımın camlarındaki kuş sıçmıklarını, evde olduğumu hisseden ve anında cama vurmaya başlayan deli martıyı, güneş açınca soyunmaya başlayıp daha bir yakışıklı olan adamları, aynı şekilde sere serpe dolaşmaya başlayan hatunları, trafiği, denizi, korna seslerini, fazladan 5 kilomu seviyorum.... Planlar yapıyorum, bu günler dolu dolu geçmeli, sıcaklar yere yapıştırmadan ve serin sahillere kaçılmadan keyfi çıkmali İstanbul'un... Her gün evden aşık olacağım diye hayır duaları içinde çıkıyorum... Arkadan su döken yok ama adres belli, günün ya da gecenin sonunda oraya döneceğim...Yalnızlığın en keyifli, en güneşli günleri... Güneş olmadığı içinmiş demek ki benim Johnnie ile sabaha kadar halleri... Şimdi günler pek bir uzun, pek bir şenlikli, yapılacak çok şey, gidilecek çok bir yer, anlatılacak, gülünüp eğlenilecek çok sebep var... "Platonik olarak aşık olduğun adını sanını bilmediğin adama ne oldu" diye sorarsanız, bayağı bir çabaladım kendisini görmek için, cafelere koşturdum, abuk yemekler yedim, gazetelere delik açıp etrafı gözetledim, ama gelen giden olmadı...Sanırım esas adam işten ayrıldı...

Neyse canım, bende bu aşk modu açık, denizde de daha bir sürü balık olduğu sürece viva la güneşli, tozuttuğum, mutlu olduğum günler...

ObAmA, BuBaMa, ŞuBaMa

Geldi, gelecek, geliyor, indi, yolu kapa, güvenliği sağla derken, adam hakikaten bereketi ile geldi... ankarayı'da İstanbul'u da seller aldı götürdü... bunun dışında getirdiği birşey var mıydı, çok konuşulacak Türkiye'de çok tartışılacak, bence adamın ruhu bile duymayacak, biz her zamanki gibi kendi kendimize gelin güvey olurken, o çoktan politikasını uygulamaya başlayacak...Hatta durun yaa uygulamaya başladı bile!! Ehh bizde de elle gelen düğün bayram, bunu da kabul edeceğiz, biz neler neler kabul etmedik ki...
Allah için, texas'lı Bush'a göre daha bir karizma, vücut dilini kullanıyor, gülmesini biliyor, sakin görünüyor ama bilir misiniz bilmem "uysal atın çiftesi pek olur" derler.... Ben yapabileceklerinin limitli olduğuna, mafyalaşmış olan tüm dünyanın düzenini değiştirmek için ömrü ve gücünün yetmeyeceğine, illaki birşeyler yapacağına, ama bundan türkiye'nin ne kadar yararlanacağına, yanında top patlatılmaması gerektiğine, cumhurbaşkanı Gül ucundan anlaşsa bile kazma Erdoğan'ın artık kıçı kırıp İngilizce öğrenmesi gerektiğine, salla başı al maaşı üslupları ile çok traji komik gözüktüğüne inananlardanım...
Neyse bakalım, daha yolun başındayız, biz ve o, bu birliktelikte... Her sevgili gibi kavgalarımız olacak illaki!
Ama adam dünyanın kralı ya, bitmiştir, orada nokta derim... Ilımlı islam'ı benimsemiş model ülkemin bir ferdi olarak daha seksi ne olabilir ki diye soruyorum?

DoĞmAmIş ÇoCuĞuMa İLk MeRhAbA...

Pek sevgili yavrum...

Hayatının düzenli, planlı olmamasından, kararsızlıklarından siyah saçların değil annenin düzensizliği, plansızlığı ve kararsızlığı sorumludur. Çünkü senin annen her gün yeniden uyanarak en yeni güne; tüm hayatını tepetaklak edecek kararlar alır ve almaya devam edecektir... Bir gün astronot, ertesi gün şarkıcı veya dansöz ve bir kaç gün sonra ıssız sahilllerde başıboş dolaşmak isteği doğduğunda içinde hiç korkma, bununda sorumlusu annen olacak... Çünkü o bu hayatta herşeyi ve heryerde olmak istemiştir ve isteyecektir...

Zamanını düzgün planlayamayan, çok özendiği düzgün yaşantıları bir gün bile kendi hayatına adapte edemeyen annen, sana bunlarıda miras bırakacak... Ben ve bana benzeyeceğini düşündüğüm sen hep gıpta ile bakacağız programlı hayatlara, bir dolu önemli işi on parmağında on marifetle takır takır yapan şahıslara...

Hiperaktiflik, dengesizlik, başladığı işleri zevk aldıktan sonra ortalarda bırakmak, programsızlığı programlı olarak uygulamak, her gece gelip uzak diyar hikayeleri dinleyerek hayaller kurmak senin kanına annenden karışacak...

Senin annen seni bazen evde unutacak, koşarak geri dönecek binlerce özür ile... Yapmadığı şey değil, her gün işe gidemeden 4 kere farklı noktalardan evine dönmekte... Fotoğrafçılık kursuna gitmek isteyecek hala o zamanlarda da, hatta seni gaza getirip, Galata Fotoğrafhanesine elini tutarak tırmanacak... Aklında " yavrum sanatçı olsun, özgür olsun, görmeyi bilmeyenlerin, zamansızlıktan kaçıranların gözü olsun" düşleri, içinde "sonunda bende temel fotoğraf kursuna başlıyorum" heyecanı ile... Seni balık tutmaya götürmek için sonunda ikna edecek,bir gün evvelden bahçede solucan arayacaksınız beraber, bir pazar sabahın köründe tam takım, köprülerin üzerinde sarı yağmurluklarımız, solucanları takmak için plastik eldivenlerimiz ile hazırlanıyor olacağız... Tam oltayı sallarken, annenin hep başına gelen gelecek yine başımıza, oltanın ucu arkadan geçen bir arabanın açık camında girip takılacak koltuğa ve ne olduğunu anlamadan oltamız elimizden uçacak...Korkma ben seni koruyacağım, koşacağız arkasından ilk şaşkınlığımızı atınca, kahkalar atacağız gözlerimiz yaş, karnımız kramplarla dolana kadar ve en yakın balıkçıdan balıkları alıp babana götüreceğiz...

Senin annen yemek yapmayı sevmediği için sen onun baharatı bol tuttuğu denemelerinde füzyon mutfağı denen karmaşa ile tanışacaksın yavrum... Çikolatalı suflenin içine, balık turşusu koyup yemeyi, karışık pizzanın üzerine nutella sürmeyi sende annen gibi yadırgamayacaksın...

Neyi sevdigini neye ait olduğunu asla bilemeyeceksin..Annen gibi...

Söz veriyorum tüm bunları yumuşak yaşaman, annen gibi savrulmaman, yalpalamaman için sana düzgün bir baba ayarlamaya çalışacağım :))

Bir sade, bir çikolatalı croissant...

İnanmadığınız gün var mıdır...
HİÇBİRŞEYE...
Güvenmediğiniz?
Sevmediğiniz?
Yalnız hissettiğiniz?
Evime gelmişim, malum yarın temizlik günü ve bana gelen bayan pek bir ekabir... Tüm çamaşırların bir gece evvelden yıkanmasını ve kurumasını istemekte... Neyse astık çamaşırları...
Bir küçük yemyeşil Efe'nin üstüne...
Şimdi keyif zamanı, Johnnie eşliğinde...
Çok yalnızlık ile çok fazlalığın içinde sıkışma durumları bu aralar.. İş çok yoğun geçerken, çok sıkıyor... Hayat artık anlaşılır derken, tam bir keşmekeş oluyor... Soluk almam düzeldi derken, sırtta ağrılar başlıyor, nefes alınmıyor... Yaş ilerliyor...Hayat şartları deseniz zor... Aile kendi halinde, duymak istediklerini duymak istiyor.. İstemediklerinde bir kavga kıyamet... İki güne Londra'ya gidiyorum, hem en sevdiklerimle bol bol eğlenmek, hemde oradaki arkadaşları ziyaret niyetine... Ehh yarın değilse bile çarşamba ayın biri, maaşta cepte...
Daha ne ister bu insan derseniz, hiçbirşey... İnanın hiçbirşey istemiyorum...
Bir zamanlar çok şey istemiştim... Hem ondan, hem kendimden, hem çevremden... Bizi kabul etsinler, biz beraber olalım, biz mutlu olalım istemiştim... Olmadı... Hevesimde, aşkımda kursağımda kaldı...Bu yarıda kalmışlık bozuyor zaten beni... Kalp, realiteyi dinlemiyor... Kalp bazen kendini bile dinlemiyor, atıyor, konuyor, seviyor... Bu kalpte onu sevdi, devamını getiremiyor... Getirecek ortam olmamamsı farklı, kalbin o ortamı bulamaması... Sanki kapatmış tüm kapılarını, tek nazı bana geçiyor...
Ben bu günlerden korkuyorum en çok... Üstünden zaman geçmiş olmamasından, ya da zaman geçse bile kalbin buna alışamamasından.. Şimdi birde bahar meltemleri esmekte ya dört bir yanda, ahhhh en korktuklarımdan... İçimde yankılanan bi boşluk var... Göğüs kafesimden içeri girip yerleşmemiş mi ki o bir kere... Bitti ... Ne yapsam, hangi aya, hangi mevsime girsem fayda etmiyor... Boşaltabilsem keşke orayı, yeniden denesem...
Ama bugün, hatta yarım saat önce almadım mı çok değerli birinden bir sade, bir çikolatalı croissant :)) tamamdır, yarın sabah kahvaltıya yerim artık, teşekkürü bir borç bilerek....

ZENA HOLLOWAY

KİMDİR DİYE SORARSANIZ, KENDİSİ DÜNYANIN EN İYİ SUALTI FOTOĞRAFÇISIYMIŞ...

BU KADAR GEÇ TANIŞMANIN VERDİĞİ UTANÇLA, DÜN GÜNÜN BÜYÜK BİR BÖLÜMÜNÜ KENDİSİNE AYIRDIM...


iTİNA İLE BİRKAÇ SAAT AYIRIP FOTOĞRAFLARININ KEYFİNİN ÇIKARILMASI LAZIM GİBİ GELMEKTE... HELE BİRDE FONDA BİRAZ AKUSTİK, BİRAZ DERİNDEN OKYANUS SESLERİ VARSA EŞLİK EDEN... UFFFF, HEP BERABER YÜZÜYORSUNUZ GİBİ OLUYOR... AYRI, SESSİZ, SAKİN, DAHA BARIŞ DOLU BİR DÜNYA...

BİR DE WATER BABİES DİYE BİR KOLEKSİYONU VAR, ŞEKER NİYETİNE YEMELİK BEBİŞLER İLE SU ALTI KEYFİ...








Ayakkabı fetişisti olmak için başka bir neden -- NDEUR

BaŞkA biR eŞLeRi BeNzErLeRi YoK....

BuNLaRı ÜrEtEn ArKaDaŞ 25 YaŞıNdA, KaNaDa'Lı bir ILLUSTRATÖR... Ne DeMeK dErSeNiZ, bende YeNi ÖğReNdiM hEmEn PaYLaŞaYıM... - BiR kOnUyU rEsiMLeMek iÇin FaRkLı MalzeMeLer KuLLaNaN gRaFiK tAsArıMcIsI -

Bu ArKaDaş ViNtaGe aYaKKabıLarI, graFFitiLeRi iLe SüSLeMeKtE ve oRtAyA hEr bİrİ tEk oLaN bU ŞaHeSerLer çIKmAkTa.... SUPER CHIC yani :)))





Ufffff canım nassıl çekti yaaaaa :)))


Gönül dargınlarına,
Vefa kırgınlarına,
Hayat yorgunlarına,
Haza devadır rakı....

Royal Flush...

Dışarıda güneş ışıl ışıllll...
Çok erken kalktım bugün, bu günlerin erken başlaması olayı bana yaramamakta... Çatı katı falan ama, sanki güneş benim evin içinden doğmakta... Perdeleri kapat, kapıyı kapat... Yok hiç bir işe yaramamakta ve ben yine sabahın körlerinde ayakta... Yapacak birşeyde yok o saatte, çıkıp yürümek, sokakları erken fethetmek için çok tembel, mantıklı birşeyler yapabilmek için çok enerjiğim...

Neyse yarında böyle olursa, sabahın köründe dikeceğim whisky şişesini kafama, bari sızayım pazar keyfi niyetine...

Bahar diyorum, bahar yazıyorum... 3-5 saate kalmadan hava bozuyor, herkesi de baharından ediyorum... Ama özlemişim yağmurlu kış günlerinden sonra güneş, kuru, soğuk ama ısıtıyor diye cümleler kurmayı...Camlar, kapılar hepsi açık evde, ben battaniye altında, madem diyorum güneş buradan doğuyor ehhh o zaman baharda girsin köşe bucaktan içeri ve iyice tanışsınlar birbirleriyle ... Kimbilir belki çabuk kaynaşırlar, ne beni ne de başkalarını hayal kırıklığına uğratmazlar ve beraber devam ederler yollarına bugünden sonra...

Yarın 20 derece olacak diyorlar, daha yaşamadan sıcaklığını hissediyorum... Ben oyumu verdikten sonra kesin Boğaz taraflarında olacağım, yolu düşeni beklerim...

Birde içsel bahar durumları var tabii... Daha henüz kıyağını yapıp gelemedi o! Beden kıştan bahara alışma çabalarında ruha göre daha başarılı! Ruh halen daha ortalarda dolaşmakta, artık sığınacak bir yerler mi arar, yoksa o baharları sevmez direkt yaza mı geçer, ya da kaldı mı kalmaması gereken yerde, gelemiyor oralardan... Adını bir ara koymak lazım...

Koskoca hatun oldum, bu saatten sonra az şaşarım duyduklarıma dediğim hergün yine yeni yeniden şaşırıp kalıyorum hayata... Aştım dediğim şeyleri aşmamış, dondurmuşum; gördüm biliyorum dediklerimin hiçbirinden haberim bile yokmuş; üzülmüyorum duyduklarıma, gördüklerime, yaşadıklarıma demem koca bir yalanmış...Her gün yeniden doğuyorum ve her günde yeniden doğmaya devam edeceğim ben ...Belkide yöntem bu olmalı, her gece kapıları kapatıp, her sabaha yeni kapı açarak başlamalı... Yeni sayfa olayını geçtim artık, defterler yetmiyor, yazmaktan ellerim ağrıdı, bütçede deftere ayrılan para ile başka şeylere yatırım yapabileceğim aklıma geldi, evde de arşiv için yer kalmadı zaten... O yüzden kapı olsun yeni, gıcır gıcır, açıp geçeyim içinden, ve merhaba beni öncekilerinden daha az şaşırtacağına, sevindirip, üzeceğine, yorup hırpalayacağına, korkutacağına, aşık edeceğine ve sonra yerden yere vuracağına, inanmadığım gün ve gece...

Bahar havasını bir kere soludum ya, artık beynim şarkılar söylemekte, ağzım sımsıkı kapalı dursa bile... Bağıra bağıra söyle içinde kalmasın diyeceksiniz, ama benim sesim kötüdür... Banyoda bile detone olurum, ya da kendimi kaybederim, komşum vurur duvarlara...

Güzel bir adama aşık oldum ben bugünlerde... Adı nedir, yaşı kaçtır (kesin benden tonlarca yaş küçük, god damn it!!!), ne yer ne içer, kimlerle gezer, ne okur, okur mu, ne dinler hiç bilmiyorum... Yerini bilmiyorum, yordamını da... Sadece bakıyorum gözlerine, o da bakarsa ne ala...Öğle yemeklerinde, servisinden hiç memnun olmadığım, her gün yeniden "gelmeyeceğim artık" dediğim cafe'ye şimdi jet hızı ile gidiyorum... Olurda belki görürüm, görürde belki gülümser bana diye... Hiiç üzmüyorda beni bu konuda ne zaman görse gülümsüyor, rengini bile bilmediğim, ama çok güzel bakan gözleri ile... Güleceksiniz belki ama sesini de bilmiyorum, tek konuşmamız " iyi günlerden" ibaret... Onu da geçen gün söyledi, heyecandan ne " Sizede" diyebildim ne başka birşey, en aptal sırıtığım ile ilerlemeye çalışırken aynı heyecan yüzünden takıldım, birde en şenlikli halim ile uçtum önünde...

Ne zaman en son böyle hissetmiştim?... Ne zaman birini göreceğim diye, saat tutup koştura koştura ve hatta uçarak girmiştim bir mekana... 5-6 sene dedim en canlarıma geçenlerde... Belki daha bile fazla olabilir... Nasıl özlemişim, bakmanın en naif halini, hiçbirşey bilmeden o elektriği yakalayabilmeyi, heyecandan 5 dakikada bir "çişim geldi" hissini... Diyorum ya bahar çarptı beni ...

Hayırlısı derseniz, hayır ve duasını istememekteyim, böyle devam etmesi en tercihim, zaten birşey de olacağı yok, olay kahramanı dediğim gibi hem küçük hem de bir ilişkisi var... Yani ne mutlulukla oynama modundayım ne de Silivri harici bir de sübyancılık davalarına karışmaya...

Neyse dağıtılsın kartlar bakalım, her zaman royal flush gelmeyebilir, ama ben zaten kumarhanenin büfesini de çok severim!!!

Iki resim arasindaki 8 farki bulun




SON DAKİKA...

  • " Guguk değil, hukuk devletiyiz" - Erdoğan ( Bolu & Düzce Mitingi) YANLIS MESLEKTE BU ADAMLAR... BUNLARDAN KOMEDYEN OLUR, ÇAKMA ŞAİR OLUR, HATTA BİRAZ DAHA ÖZ TÜRKÇESİ İLE ŞAKLABAN OLUR... AMA DEVLET OLMAZ, YÖNETEN OLMAZ, İNANILMAZ, GÜVENİLMEZ!!

  • "Kafatası ölçseydik Başbakan olabilir miydin?" - Devlet Bahçeli (Konya mitingi) AL BİRİNİ VUR ÖTEKİNE DİYORUM... ÜLKE, CÜMLETEN BİR SİRK ÇADIRI, BUNLAR EN BAŞ PALYAÇOLAR, BİR KISMIMIZ VAR ONLAR NABZA GÖRE ŞERBET VERENLERDEN O YÜZDEN ONLAR SİRKİN RAHAT KOLTUKLARINDA, CEPLERİNİ "POPCORN" İLE DOLDURUP, TOPUMUZA GÜLÜYORLAR!... BİZ Mİ?... BİZ MAYMUNLARIZ... BİRBİRİNİN KUYRUĞUNDA SALLANAN, BİTİNİ PİRESİNİ AYIKLAYAN, ORADAN ORAYA ZIPLAYAN... SİRK EL DEĞİŞTİRDİ YALNIZ, YENİ SAHİBİ GELİYOR 5 NİSAN AKŞAMI...

  • " DÖRT MİLYON AVROLUK DANIŞMAN: SERDAR KEPENEK"O BİR ALMAN VATANDAŞI...! O BİR ASFALT GURUSU...! O BİR, PARDON BİR DEĞİL İKİ, PORSCHE SAHİBİ...!

29 MART GELİYOR.. AZ KALDI, BU PAZAR... HİÇ BEKLENTİSİ OLMAYANLARDANIM BEN.. AMA PAŞA PAŞA OY KULLANIP, YİNE HER SEÇİMDE YAPTIĞI GİBİ RESMİNİ ÇEKECEK VE DAHA SONRA FARKLI ORTAMLARDA ŞÜPHEYE MAHAL VERMEMEK İÇİN SARKASTİK BİR GURURLA GÖSTERECEK OLANLARDAN... EN ÇOK BU BAYRAK VE "VER OYUNU, SEÇ BİZİ, ARA BİZİ BOYA BİZİ" GÜRÜLTÜ KİRLİLİĞİNİN BİTECEK OLMASINA SEVİNENLERDEN... ÜLKENİN BAŞINDAKİ TÜM PİSLİKLERİN, ONLARI YÖNETENLERİN, ONLARIN BİR TÜRLÜ BECERİP YÖNETEMEDİKLERİNİN, GİZLİLERİN, HERŞEYİYLE ORTADA OLANLARIN ANLAMSIZ HAREKET VE SÖZLERİNİ DİNLEMEKTEN SIKILANLARDAN... ÜLKESİ İÇİN ÇOK ÜZÜLENLERDEN... HİÇBİRŞEY YAPAMIYOR DİYE KAHROLUP, YİNE DE HİÇBİRŞEY YAPAMAYANLARDAN... SİLİVRİ OPSİYONUNA BİR GÜN GELİP YAKIN OLACAĞINI HİSSETTİĞİ İÇİN, SİLİVRİ MERKEZDE EV BAKANLARDAN...KENDİ KIÇINI KURTARDIĞINI DÜŞÜNSE VE DİLESE BİLE, ÇOCUKLARININ, TORUNLARININ NASIL VE NEYLE BU DÜZENSİZLİK, ARSIZLIK, EĞİTİMSİZLİK, KENDİNİ BİLMEZLİK İLE SAVAŞACAĞINI KARA KARA DÜŞÜNENLERDEN...

HEPİMİZE ŞİMDİDEN HAYIRLI OLSUN... BİZ ARTIK SÜRPRİZLERE BİLE TEPKİSİZ OLDUK, ZATEN YANILMIYORSAM BİR SÜRPRİZ BEKLENTİMİZ DE YOK DEĞİL Mİ?!?

AŞK by Elif ŞAFAK

"Yaşadığım hayatı değiştirmeye,
kendimi dönüştürmeye hazır mıyım,
diye sormak için hiçbir zaman geç değil.
Kaç yaşında olursak olalım,
başımızdan ne geçmiş olursa olsun, t
amamen yenilenmek mümkün.
Tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa, yazık.
Her an, her nefeste yenilenmeli".

Bir haftasonu, üç film, bir dolu akla takılan soru, gelen fikir, yazılan karga burga not...

Okuyamayıp, seyredemediklerime, zamansızlık, uyku hali gibi force major nedenlerden dolayı sinir olma...
Bin kere ruh hali değiştirme...
Üstüne cila olarak da GIRLS OF THE PLAYBOY MANSION :)) Seviyorum ben pazar geceleri bimboları seyretmeyi...

Neyse... Filmler öyle çokkkk muhteşem, Oscar'lık olanlardan değil, ama cumartesi ve pazar beni eğlendirdi, yeter o zaman, hatta artar bile, keyfime de diyecek olmaz motto'sunu benimsemiş halimdeyim...

İlk filmim "THE JANE AUSTEN BOOK CLUB" ... Bilmeyenler için , diye bir giriş yapmıyorum, Jane Austen bilmeyenler, sizin için maalesef intro sınıfından başlamak durumundayız... O sınıfta da Allah kolaylık versin, çok kınanacaksınız... İyisi mi çabuk olun, Northanger Abbey, Sense and Sensibility, Pride and prejudice, Mansfield Park, Emma veya Persuasion'dan birini alın, açığı kapamaya başlayın...



Film California'da geçmekte ve Jane Austen hayranı olan 5 bayan ve 1 adam, pardon düzeltiyorum, 1 genç ve yummie adam , yazarın kitapları ile ilgili bir okuma kulübü kuruyorlar... Ve 6 ay içerisinde değişen hayat, duygu, sevgi, şartlarına göre değiştirerek ünlü yazarın kitaplarını okumaya ve yorumlamaya başlıyorlar...İçerisinde kırılan kapler, biten yada bitti sanılan aşklar, vefasız sevgilliler, aşktan korkma halleri, aşkta sınırları tutturamama durumları, seçimler, terk edilme, aldatılma olan; aşkın illaki kazandığı, ön yargıların kırıldığı, herkesin mutlu sona ulaştığı filmlerden... Ben niye soluksuz seyrettim, sanırım Jane Austen'i zamanında ve aslında hala deli divane sevmekten, eserlerini "parmak kadardan eşek kadar olmuş" dönemime kadar birden fazla okumuş olmaktan, ve bir de filmdeki oyuncuların taaa kendilerinden...

İkinci filmim "AŞK TUTULMASI" ... Çok öyle orasından burasından tutulur yanı yok aslında, yine de bir emek edilmiş ve saygısızlık yapmak istemem...



Filmin en matrak yanı Fenerbahçe ile ilgili yapılan espriler... Öncelikle filmde anlatılan 3-0'dan 4-3 aldığımız maçı bende biliyorum...

Sene 89...Türkiye kupası çeyrek final maçı... 85'ten beri babamın omzunda, kucağında,onun bunun kollarında maça gidiyorum... Yani 4 senelik bir geçmişim, tribünde babamdan daha fazla bir fors'um, yaşıma ve cinsime göre pek bir gelişmiş küfür haznem, donuma kadar sarı lacivert kıyafetlerim var... 9 yaşındayım bu maç oynanırken... Okula doktordan rapor almışız, Ali Sami Yen'e gitmişiz, ki en büyük ilklerden biri bu, heyecanla maçı seyrediyoruz ama durumlar berbat, ilk yarıyı 3-0 yenik bitirmişiz, bizde bitik durumdayız zaten... Babama ıslık çalmasını bilmediği için kızmamın yanında bir de bu Cimbom'a yeniliyor olmak, deli ediyor beni... İniyorum tek başıma paslı tellerin
oraya, ve tek birşey diliyorum, Bir daha annemi hiç üzmeyeceğim, tabakta yemek bırakmayacağım ve sıra arkadaşımın kokulu silgilerini parçalamayacağım, yeterki kazanalım... Sonra ikinci yarı başlıyor ve AYKUT bir vuruyor, pir vuruyor... Sadece Fenerbahçe'ye değil hepimize hayat veriyor sanki, bir gol atmışız ama maçı alıyormuşuz havasındayız... Gol istiyoruz, aynı Aykut'unki gibi... Aynı Simoviç'in o anlamsız bakışlarını tekrar ettirecek gibi... Rıdvan'ımız var o zamanlar, Schumacher'imiz, Hasan Vezir'imiz, Nezihi'miz... 4-3 alıyoruz maçı, ondan sonra kendi kendime yemin ediyorum, Fenerbahçe'den daha çok seversem herhangi birşeyi hayatımda, iki katı olarak ödeyeceğim cezalarımı...

Bunun dışında filmin başka matrak ama eminim tüm Fenerbahçelilere zamanında nasip olmuş bir totem durumu var... Biz abartıp öyle stada kadar gidip, aman hissettim diyerek maça girmemezlik hiç yapmadık, ama çoookkkk adam vardır pizza getiren, apartmanda çöpleri toplayan, bazense tamamen yanlışlıkla kapıyı çalmış olan, ve tam o sırada Fenerbahçe'nin gol atması ile birlikte oraya bir yere köşeye sıkıştırılıp, yerinden kalkması, ve hatta kıpırdaması bile gerek tatlı dil gerekse güç ile engellenen... Kendisi ile ilgilenen mercii hemen aranır ve elemanın telefonda belirttiğimiz adreste maç bitene kadar rehin alındığı belirtilirdi...
Daha ileriki yıllarda baba gelmiş, merdiven dayamış 60ına, kız 28lerinden gün almış, 29larına yaklaşmakta, potansiyel damat da Fenerbahçe ile ilgili psikopatlığını bildiği potansiyel kayınpederine güya espri yapmakta... Babama açıklaması çok zor olmuştu Vassilis'in şaka yaptığını, zaten çok haz etmediği günlerdi, "bu adam yoksa Galata, Galata diyerek öldürtecek mi kendisini" diyip durmuştu aynı günlerde... Ve ondan sonra Vassilis tüm Fenerbahçe DVD ve marşları ile Atina'ya uğurlanmış, bir sonraki hafta gelişine kadar en az bir marş ve 3 önemli maçı sular seller gibi bilmesi istenmişti... Vassilis stresten zona çıkaran en yeni Fenerbahçeli,potansiyel damat ünvanını almıştı bizim sayfalarımızda... Bu biraz filmi anlatmaktan çok Fenerbahçe'yi anlatmak oldu... Ama aslında filmide çekici yapan Fenerbahçeydi....
Ve son filmimmmm "GÜNEŞİ GÖRDÜM" ...

Dün, neredeyse haftalardan sonra,bir pazar günü ayık ve kendimdeydim... Yataklarda sürünen kadın kıyafetlerimi çıkarıp, pazar günü sinemaya gitmek ve bir de mümkünse gittiği sinemada düzgün bir Alaska Frigo yemek isteyen kadın kıyafetlerimi giydim... Seansımı tutturdum, biletimi aldım ve kuruldum sinemanın yatırmak istediğim zaman dimdik kalan, en beklemediğim anda lööönnnk diye arkadakinin kucağına yatan koltuklarına...

Bence....

  • Kesinlikle güzel bir emek harcanmış...
  • Kesinlikle çok takdir ettiğim oyuncular var ve çok güzel oynuyorlar...
  • Kesinlikle çekimler güzel, ancak kesinlikle bazı haller izleyiciye bu kadar belli edilmemeli... Mesela ben daha tren'in tünele ilk girdiği sahnede, bundan sonra her dönüm noktasında bir posta tünele gireceğiz diye biliyordum...
  • Kesinlikle önemli konular, hatta belki de tek tek hepsi bir değil birkaç film oluşturacak kadar...Kürt olmak, kadın olmak, eşcinsel olmak, topraklarını bırakıp gitmek, hiç bitmeyen kan davaları, savaş... Ve hepsinin ortasında çocuklar...

Ama mesela aklıma takılan sorular yok değil....

  • Türkiye'de ki travesti popülasyonu nedir? Çünkü bu filmi izleyince korktum biraz, elde kalan son adamlarda yavaş yavaş travesti mi olacak diye...
  • Bir tırın kasasında boğulmak üzere olan bir dolu kaçak insan ile bir anda Danimarka'da nezih, oksijeni bol ortam arasında ben mi bir sahne kaçırdım yoksa orayı bizim fantezimize mi bırakmışlar?
  • Travesti olan kardeşin, filmin son sahnelerinde Galata köprüsünde abileri ile cebelleşirken, bacaklarının güzelliği nedir öyle?? :)))

Üç film, bu kadar laf salatası...Bir de böyle festival zamanı falan geldiğini, nisan sonlarına doğru ve benim günde 2-3 filme birden gitiğimi düşünün... Block'larsınız siz beni artık :))

Bir de niye kendini bu kadar yakın hissediyorsun kendisine diye soruyorlar... Daha açıklama yapmama gerek var mı?

"Kör cehalet çirkefleştirir insanları
Suskunluğum asaletimdendir…
Her lafa verecek cevabım var,
LAKİN BİR LAFA BAKARIM LAF MI DİYE,
BİR DE SÖYLEYENE BAKARIM,ADAM MI DİYE…"

Mevlana...

çok özledim seni ...

Yüzünü görmeyeli, saçlarımı kahkül keseli çok oldu.. Belki 6 belki 7 ay, bilmiyorum.. Saat kaç, diyecek olsa biri, bakmaya korkuyorum... bilmiyorum diyorum.. Bahar geliyormuş öyle diyorlar.. Kış ne zaman bitti? Sonbahar geçti mi ki? Sanırım ben hala o belirsiz, anlamsız, keyif kaçıran Eylül günündeyim...
3-5 gün önce elime bir fotoğraf gecti... Tam da çerçevelerden bahsetmiş, güç toplamış, kendimi kınamış ve sınamışken...Senden sonra belki birkaç, belki binlerce defa... Fotoğraf muhtemelen yakın bir zamana ait.. Hava sıcak beLLi.. Ama çok mutLuyuz, görebiLiyorum..O güzel gülümsemeni suratına yaymışsın, yanağın koynumda, gözlerini güneşten hafif kısmış yüzü yüreğime tanıdık bir adam.. olağanca sevgisiyle sarıp sarmalıyor... Senin teninin yakınındaysa, ben... bir kadın.. tuzlu teni, mutlu gülücüklerdenağrımış suratı, dolu kalbi ,üzerinde beyaz bir elbise, aşık...
Kum saati kırıldı... Herşey tuz buz... Ama akan birşeyler yok...
Kızgınlık var çok, bir de zamanı durdurması için yalvardığım tanrı...
Bir sigara yaksam şimdi...Neyini beklerdim hala?
Kokunu mu daha çok, yoksa sevmelerini Mi?
Derin bi nefes aLıp, kokunu içime çektim .. bin yıL yetsin istedim ...
çok özledim seni ...

E.Ş.

....İpleri dolaşmış uçurtmalar misali
Ne beraber uçabildik, boşverip şu dünyayı
Ne gidebildik kendi yolumuza
Rüzgarda savruk, başına buyruk
Senle ben

Zamanı, yaralarla ölçen kadın
Geçmişiyle kavgalı
Gündüz isyankar
Geceleri Tanrı’ya sığınan kız çocuğu
Kırdığı kalpleri dizmiş ipe
Gene en büyük zararı kendine....

Zamanın Eli...


''Zamanın eli'' saçlarımda dolaşıyor bugünlerde,
kulaklarımı tırmalamaktan vazgeçen o kadın ''asLında'' diyor ..
aslında ''aşk için iki kişi gerekmez! ..''

N.O.K.T.A.

Daha küçücük bir hatunken tanıdığım, sonra araya bazen insan, birçok da zamanların girdiği bir arkadaşım ile, 1 sene kadar önce benzer frekanslarda buluştuk ve ondan sonra bir gırgır şamata gitmekte... İki hatun buluşup buluşup, deli divane içiyoruz, bir sohbet, bir muhabbet, patlayan kahkahalar, yıllar sonra, öncesinde çekinildiği için, sorulan sorular, anlatılan konular, masanın üzerinden "öpüjem uleyyyynn" muhabbetleri.... Keyifliyiz anlayacağınız... Bir büyük bitirmeden kalkmıyoruz masadan, gerçi onu bitirince de, kalkmamız zor oluyor... Geçenlerde yine aynı keyifli bir Yakup masasında, anneanne babaanne muhabbetleri açıldı bir an...

Benimki 90 olmuş, onun babaanne 92... İkiside zamanında inletmişler etrafı, boy boy çocuklar yapmışlar, yaşam için savaş vermişler, hayata sımsıkı tutunmuşlar, acıları, mutlulukları, sefilliği, zenginliği, dostu, düşmanı tanımışlar, öğrenmişler...sonra hayat yavaş yavaş onların güzel vücutlarını küçültmeye, sağlıklarını bozmaya başlamış...Birbirlerine yakın zamanlarda hastaneye kaldırmışız biz onları... Hepimizin içinde bir korku, çok umut, biraz dua ve bolca sevgi ile... Ve arkadaşım diyebilmiş babaannesinin başında beklerken, " Bu kadar yıl hayata sımsıkı sarıldın, hiç bırakmadın, eserlerini verdin bu dünyaya, yanına kattıklarınla büyüdün bugünlere geldin, ama artık acı çekiyorsun, ve zamanın geldiğine inanıyorsan ellerini usulca bırak ve vedalaş bizimle" ...

Ben diyemedim... Demek mi istemedim, cesaret mi edemedim, daha çok erken diye mi düşündüm, hiç bilmiyorum, açıklayamıyorum... Düşünemedim sadece anneannemin olmadığı bir hayatı... Belki ben kendi bencilliğim ile hareket ettim, belki de arkadaşım kadar cesur olamadım zaten hayatımın hiçbir döneminde...

Ben tam hesap peşindeyken bu düşüncelerle, anneannem iyileşti, ve annemlere yerleşti... Haftanın bir gecesi olan aile ziyaretleri, anneanne aşkıyla, çoğaldı, gün geçtikçe biraz daha iyileştiğini, yine eskisi gibi gülümseyebildiğini gördüm...Yalnız birşey farkettim ki artık uyurken bile acı çekmekte, hayatını ayakları üzerinde fır dönerek geçiren Afet-i devran, artık tutunamadan yürüyememekte, oturduğu yer, yattığı yatak, elleri, kemikleri canını acıtmakta, yemeklerden tad, seyrettiklerinden haz almamakta, anlatacak çok şeyi var ama neredeyse hiç duymamakta, son yılların en büyük zevki olan bulmaca çözmeyi yorgunluktan yapamamakta, kızının evi bile olsa, artık yabancı evlerde, yabancı yataklarda değil, kendi evinde olmak istemekte...Bense gecede yirmi defa kalkıp kontrol etmekteyim nefes alıyor mu, acı çekiyor mu, uyuyor mu yoksa uyanık mı, bir istediği var mı diye... Ve halen daha söyleyemiyorum, söylemek istemiyorum "Anneanne, inanıyorsan ki artık yettiğine, seni sevdiğimi ve sonsuza dek seveceğimi hiç unutma ve bırak, rahatla ve git" diye... Söylemeyeceğim de zaten...

Ama istemeyeceğimde bu kadar acı, bu kadar ıstırap kendim için...Bırakıp gitmeyi kabul edeceğim, çok fazla üzülmeden ve üzmeden... Her ne kadar hayatın daha da değerlendiğini görsem de o yaşlarda ve bırakıp gitmenin zorlaştığını...Söyleyeceklerimi söyleyeceğim, söyleyemediklerimi de... Vedalarım olacak, gözlerim çok yaşlanacak, üzeceğim belki birilerini, bazılarını da yalnız, yarım bırakacağım, torunlarım olacak eğer şanslıysam etrafımda, sevenlerim... Sevmeyenler zaten yakınlarda bir yerlerde bekliyor gözlüyor olacak, son round'da kozları paylaşmak için...

Ben ne anneannem ne de arkadaşımın babaannesi, ne de arkadaşımın kendisi gibi cesur olamayacağım sanırım... Ben, kulağıma fısıldandığında, " Çok sevdin ve sevildin...aşklar yaşadın, kalp kırıklıklarıda, çocukların oldu, yetiştirdin, kahkahalar attın, göz yaşları döktün, somurttun, soruşturdun, okudun, yazdın,hiç durmadan anlattın, dinledin ve şimdi son noktayı koyma zamanı " diye, söz dinleyeceğim, en dingin halimle... Sonra...

Sonrasında, hep söylerim ben, ya balığım bir rakı masasını şenlendirecek ya da ilk hayatımdaki kertenkele... Seviyorum yatay hareketleri...