31 Temmuz 2009 Cuma

Kolayıma Gelmedin, Zoruma Gittin...

“Yoldaşım! Zamanla unutulur bu kalleş kahır, diner acısı ayrılığın. Gidilecek uzun bir yolumuz var daha; senin için senden vazgeçebilirim. Bir boşlukta karşılaşmıştık ilk kez, bir başıma başka bir boşlukta da yol alabilirim. Haydi, beni bulduğun eski, yalnız sokağa bırak yine. Şimdi gitmek vakti… Biliyorum gitmek, bazen en çok kalmak. Ne olur; bu defa da giderken en çok kal ya da yanında en çok beni götür olur mu?”

A.Altunhan

UnUtULmUş KeNt...

Vermeme olanak yok bana verdiklerini
Ama ayrılırken bir hesaplaşma da gerekli
Geçmiş bunca güzellikten bir anı olarak
Ben seni alayım istersen sen de beni

onat kutlar

I.N.S.O.M.N.I.A bunun adı...

Ufff puff, uffff pufff....

Amma uzun gece oldu dün gece yine yaaa... Bu insomnia halleri çok garip benim... Porsuklar gibi uyuma meyili olan ben 2 ayda bir 5-6 gece kitleniyorum, söz konusu uyku olunca... Öyle böyle kitlenmek değil ama!! Tavanlara bak, duvarlara bak, televizyona bak, sıkıcı kitap oku, ot iç, Johnnie iç bana mısın dememekte... Neyse, yoksa yok olan şeylere alıştı bünye o yüzden artık biliyorum durumu ve fazla takmıyorum... Keyfini bile çıkarmaya başladığımı söyleyebilirim, sessizliğini tek başıma yaşadığım gecelerin... Hatta dün gece me, myself and Burçin tabu oynadık, zor olsada biraz...

Bir gecenin özeti şöyle....

Ertesi gün işe giyilecek kıyafet opsiyonları kombinlenir... Hiç üşenmeden her kombinasyon birer kere giyilir ve çıkarılır... ayakkabıları da dahil olmak üzere... Bazı kıyafetlerin boy sorunu - 30 yaşıma geldim, boyum mu uzadı - sorusunu ortaya atsada, en kısa sürede farkedilir ki boyun falan uzadığı yok... Niye uzamadım diye bunalıma girilir... Sonunda karar kılınan kombinasyon özen ve itina ile asılırken, aslında canın hiç de çalışmak istemediği, akıldaki ütopik hayatın "şıpıdık terlik, şort, bol t-shirt, gazeteler, poğaça, sakızlı muhallebi dükkanı sahibi Burçin" olarak şekillendiği farkedilir...

Tüm bu hareketli ve sportif aktiviteden sonra daha ciddi konulara sarılır, bir paket sigaranın yetmeyeceği anlaşılır ama keyif hiç bozulmaz, izmaritten yeni sigara yaratma konusunda diploma sahibi olunduğu hatırlanır! Ne zaman büyüyeceğim ben ile büyüyünce bir pok mu olacak, neden büyüyorum ben arasında sıkışıp kalınır... Ve kabul edilir ki bu çocuk,uçan, koşan,coşan ruh büyümeyecek... Büyümeyecek ama yıllar içinde buruşuk bir bedene sıkışıp kalacak... Bugüne göre daha tezatlar mı yaşayacak, yoksa pek daha mutlu mu olacak, o zaman anlatırım... Konudan konuya atlayan insomnia beyin bu seferde dünyanın gidişatına takar... Hatta kendine bile zar zor ağlayan, ağlamaya katlanamayan bünye, sabaha karşı 3 sularında, discovery channel'ın da katkılarıyla, herkes doğru, dürüst, barışçı ve sevgi kumkuması olduğunu söylerken ve "Ben manyağın tekiyim" diyen yokken dünyanın nasıl ve kimler tarafından bu hale getirildiğini sorgular, ağlar,ağlar,ağlar.

Acilen 5 kilo verilmesi konusu gündeme geldiğinde ise herşeye çare bulan tıbbın, şu adi 5 kiloyu vermek için neden hala yerinde saydığını, koyunu kopyalayıp, Mars'ta residence'lar kurarken neden bana en yağlı su böreği üstü, kaymaklı ekmek kadayıfı yeme şansı verilip, hala bir La Perla reklam mankeni edasında sokaklarda dolaşamadığını çözmeye çalışır.

Anne olup olmayacağını, ne kadar iyi olacağını, ne kadar saçmalayacağını, dünya bu kadar çivisi çıkmış bir şekilde dönerken üremenin doğru olup olmadığını düşünür, düşünür, düşünür... Ve karar verir... Anne olacak ve kızı olursa ismini Ada, Armina, Alya, Duru, Kayra (doğuştan alkolik çocuk örneği), Lal, Su, Rima, Sim, Yelda, veya Nisa; oğlu olursa Arda, Arman, Tan, Ege, Enis, Arel, veya Uras koyacak, hatta isimlerin hepsini çok beğendiği için mass production modunda bu kadar çok çocuk yapacaktır...

Her insomnia dönemi çok normal olmayan ben, biraz dellenir, biraz daha deliririm... Karar veririm, karar silerim, kızarım, üzerim, üzülürüm, kahkalarla gülerim sabahın alacakaranlık saatlerinde... Sonra birkaç güne geçer, çok normal olmayan ben'e geri dönerim... He bir de organik yatağıma...

30 Temmuz 2009 Perşembe

GELİYORRRRRRR!!...

Aylar öncesinden aldım biletimi... Planda yanımda sevgilim olacağını düşündüğüm adamla gitmek vardı, ama adam zübüktürünce iki biletim ve bir kendim varız... Neyse katılımı ayarlarım bir şekilde, ya da ayarlamam yayla gibi otururum Açık Hava'da... Önemsiz...
Geliyor yaaaaa :)) Seviyorum ben bu adamı... Yatcam kalkcam, yatcam kalkcam, sonra bunu bir iki gece daha yapıcam ve 5 Ağustos Çarşamba akşamı tam önümde olacak kendisi...
I'm your man derken en nazlı, iç gıcıklayan sesi ile, "Yeaaaahhhh, and I'm all yours" diyip sahneye atlasam mı acaba ?!?

29 Temmuz 2009 Çarşamba

KAF DAĞI'nın ARKASI (neresi burası ben tabanvay gidicem hemen)


Herkes en doğruyu bilir
Herkes uzman, herkes rekortmen
Öyle eminiz ki yolumuzdan
İster haydut ister centilmen...
Ama aşk var
Bir tek aşk var!

Aşk var mı? Var... Aşk var!
Herkes bir inancın peşinde

Herkes militan, herkes fedai
Öyle değiştirdik ki dünyayı
Uyanık akıllı, dürüst enayi
Bir tek aşk var!
Aşk var mı? Var... Aşk var

Kaf Dağının ardına kaçsa bile aşk var
Yatak çarşaflarına sıkışsa bile aşk var
Yalnız bir titreşim olsa
Ya da bir kıpırtı kalsa bile aşk var

Paranın esiri olduk
Ne kadar iktisat, o kadar mutluluk
Birer birer yeniliyorduk
Önce adalet, sonra güzellik
Bir tek aşk var!
Savaştık, savaşa yazdık
Yenen ağlar, yenilen ağlar
Bir baktık ki yapayalnızdık
Diyen ağlar, demeyen ağlar
Bir tek aşk var!
Aşk var mı? Var... Aşk var

bülent ortaçgil

AYIP bana ÇOOOOKKK AYIP

Ya diyorum neyi unuttum, neyi unuttum diye kendi kendime günlerdir...

E ben Sezen Aksu konserine gittim Cuma akşamı... Ayıpladım kendimi hiç bahsetmez mi insan hayatının büyük bölümünü kaplayan, pergelle vücuda isim kazıttıran, ad ve evin telefonundan sonra şarkılarını en ezbere bildiği şahıstan...

İki hatun kişi düzenledik bu event'i... Biri kıtır (ben), diğeri henüz daha çıtır :) Dedik ki nişantaşında içer, kafa ve mod hazır olunca, gideriz konserimize... Doğrudur kafalar çakır keyif oldu... Doğrudur, topuklu ile Açık Hava'ya ve Açık Hava'da tingildemek zor... Doğrudur, Sezen halen daha bir numara, halen daha muhteşem... Doğrudur, arkadaşlarıda katınca konser programına öyle Minik Serçe, Hata, alaturka, Ben her bahar Aşık Olurum, Biliyorsun, Bir çocuk sevdim, Bir zamanlar Deli Gönlüm, Dört Günlük Birşey, Güllerim soldu, Her Şeyi Yak, İki Delilik (daha devam etmiyorum bu liste çok uzar) gibi bombalar sığmadı, hatta hiç girmedi... Doğrudur, yukarıdaki örneklerin söylenmemesi çok iyi oldu, yoksa o kadar alkolle bile biz iki hatun hazırdık çeşmeleri açıp, barkovizyonda şebek olmaya... Ve doğrudur Erkan Oğur garip, şahsına münhasır ama cevher adam...

Hep sana, hep sana, hani bana derken duyar gibi oldum sizi.... Buyrun o zaman, aman DENGE'yi kaybetmeden...

Aşkım da değişebilir gerçeklerim de

Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı

Yan gelmişim diz boyu sulara

Hepinize iyi niyetle gülümsüyorum

Hiçbirinizle döğüşemem
Siz ne derseniz deyiniz
Benim bir gizli bildiğim var
Sizin alınız al inandım
Morunuz mor inandım
Ben tam kendime göre
Ben tam dünyaya göre
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız

Başrollerde Ediz Hun...


Dün gecenin bir körü, saat 1 suları, Dolmabahçe'nin önünden geçiyorum... İstikamet Fındıklı tarafına doğru, Beşiktaş'tan inmişim... Maksat öyle aylak aylak araba kullanmak, sessizlik falan... Atatürk'ün resimleri başlayınca hep bir frene basarım ben... Bir göz yolda diğer tüm duyular resimlerde seyrede seyrede giderim... Eli işte gözü oynaşta misali...
Dün geceki manzara çok daha güzeldi... Kafayı bulmuş olduğuna inandığım bir arkadaş, alkol ya da mutluluk farketmeksizin, hoplaya zıplaya koşmakta Dolmabahçe'de... ama böyle bir uçma modu yok, böyle bir sırıtmada yok.... Zannedersiniz Ediz Hun, papatya kaplı yaylaların birinde koşarak sevdiceği Filiz akın'a kavuşacak birazdan... Ve her resmin önünde, iki zıplama arası mola verip, Atatürk'ü öpüyor!!
Bundan daha iyi kafa olamaz heralde, daha sakin olmadığı kesin :)
Arabayı çekip sağa koşasım vardı izlerinden... Belki aynı ruh hali bana da bulaşır diye... Belediye otobüsü geldi arkamdan, duramadım :((

28 Temmuz 2009 Salı

SıFıRLaNmAk...

Uçana kaçana derler ya?, bu aralar öyle benim... Herşeye, herkese çatıyorum... Aman zannedilmesin, ucundan sert olan derimi yırtıp içinden yeşil bir yarmagül olarak çıkmakta ve cümle alemin azına sıçmaktayım... Yook, haşa, hiç haddime düşmedi, bundan sonrada düşürmemek için tüm çabalarım...

Hep derim, hep yazarım ya, benim kendi kendime vurdulu kırdılı sahnelerim... Sol köşede kırmızı şortu ile zatialiniz - ben - , sağ köşede rengarenk şortları ile kimi istemezsem, kimi sevmesem, kim için " çıkmasın karşıma, Allah yarattı demem, delik deşik ederim" desem, onlar toplanmış... Ama nedir durum? Bir atom bombası yok etme potansiyeli ile tamamen kin,şaşkınlık,kırgınlık,kızgınlık, kusmuk dolmuş ben, en hallicesinden kendime atmaktayım yumrukları... Neymiş ? - yok efendim karşındakiler gün gelir anlarmış, anlarsa yontulurmuş, boynu önünde karşına çıkarmış, hatta belki özür bile dilermiş, hem ne gerek varmış şimdi bu kadar çok can yakmaya, üstelik karşı köşe çok bir kalabalıkmış, bu kadar kalabalığa bu kadar açıklamaya gerek yok kalbi, aklı, hüznü - Kıçımın kenarı demekteler burda adama, ama bende Sting "And the world is like an apple, Whirling silently in space, Like the circles that you find, In the windmills of your mind" demekte... Bunada şükür tabii... Millet neler neler duyup, nelere sarıyor beyninin içi ile...

Ne zaman bu kadar puştlaştı bu insanlar yaaa? (30-1) yaş grubu kümesinin sabit ve sadık bir elemanı olarak, şaşakaldım ben bedeni büyümüş olan, dolayısı ile baktığınızda adam sandığınız, ama bulunduğu kalıp ve konumla hiç ilgi ve alakası olmayan, orayı sadece sahibinden geçici olarak kiralamış, laf salatasından başka bir bok bilmeyen, kayda almadığınız için de "her boku derim, sonrada üstüne basar geçerim, ne hatırlarım ne hatırlatırım" tavırları ile sizi göt gibi ortada bırakan HERKESE... Seçmece tüm kelekleri, ben mi çekip çıkarıyorum hep yoksa bu aralar yağmurlar bol, bu omurgasızlar suyu görünce sürünerek mi çıkıyorlar yer altından?!

Arıza mıknatısı, yavşak paratoneri gibi hissetmekteyim kendimi!7.2 milyara yaklaşan dünya nüfusunda "su katılmamış kek" yaftası ile kaç kişi dolaşmakta sorarım size...

Ne düş kaldı, ne istek, ne tavır, ne tafra... En deniz anası kıvamında dolanmaktayım ortalarda... Temcit pilavı gibi aynı şeyleri düşünüp çözmeye çalışmaktan, aynı duvarlara toslamaktan, merkezi şaşırıp köşelere savrulmaktan, elimin, ayağımın, kaşımın, gözümün, gönlümün, yaşam şevk ve zevkimin bilimum dümbükler tarafından çizilmesinden, yersiz ve zamansız hallerde ortaya çıkan panik atak hallerinden SIKILDIM... Oraya kaçalım, bunuda yapalım, bacağı açalım, hiç konuşmayalım, içimizi görelim diyen dostlar, saolsunlar varolsunlar! Tek düşünenler beni, bir de biliyorlar heralde, 3 gün önce 5 gün sonra hepimiz aynı yollardan, aynı bostan korkuluklarını seyrederek geçmişiz, geçeceğiz...Ama yok biliyorum bu davetlerde kendime getirmeyecek beni... Tüm biriken bu yavşak ve yapışkan yükten ben ancak anıra anıra küfrederek kurtulacağım....

Hakikaten istiyorum bunu.... Tam olarak karar veremedim sadece, ortalık bir yerde yapayım, herkes duysun, deli zannetsin, bir iki dallama üstüne alınsın ve ben arada onlara girerek temiz bir hınç almışlık duygusu ile nezarete mi atılayımmm YOKSA sakin, sessiz bir yere gideyim, dağlara, taşlara bağırayım... Bu ikinci opsiyonun tek aklıma takılan yanı, ben bağırıcam kıçı yırtarak dağa, taşa.... Eee, eko denen birşey var, çarpacak çarpacak, karşıda tanımadığım bir ses bana küfredecek geri... (insan kendi sesini algılamazmış ya) Ben asabiyim, hele bu aralar, bu asabiyet ile unuturum ekoyu falan, kıran kırana mahalle kavgasına girebilirim " uleynnn yiyorsa çık da suratıma söyle leyyynnn" diye... NEYSE, mekan farketmez, repliğim hazır! korkuyorum biraz buraya yazarsam blog kapanacak diye, ama korka korka nereye kadar....

EY MEŞAKATLİ HAYAT YOLUNUN, HIYAR ve ARSIZ SÜLÜKLERİ.... ADAMLIĞINIZDAN GEÇTİM, İNSANLIĞINIZIN BİLE OLMADIĞI, VARLIĞINIZIN KAN DONDURDUĞU, İÇ KURUTTUĞU İPNELER... ULAN BOYNUNUZUN BORCUMU ANADAN EMİLEN SÜTÜ, CANLA BAŞLA ÇALIŞIP, YALPALAYIP YUVARLANARAK GELİNİLEN YERİ, ULAŞILAN DİNGİNLİĞİ, YARDIM ETMEDEN KALKMAYAN ÇÜKÜNÜZÜN UCUYLA DÜRTMEK?! Kİ OLSA EKİPMAN BU ZAMANA KADAR NE BEKLERDİM, NİYE BEKLERDİM, ELİNİZE VERİP KULAKLARINIZI ÇINLATMAKTAN BAŞKA!! BENMERKEZCİ, ZİBİDİ ve YAVŞAK GRUP, HEY ORADAKİLER SİZE SESLENİYORUM!! HEPİNİZİN TAAA A.Q'yım!!
Pişşşt çaktırmayın utandım yazarken bile, ama rahatladım da yaaa... Bir de karar verdim, AND'IMIZ gibi ezberlicem bunu... Hali hazırda suratına tüküre tüküre söylemek istediğim birkaç kişi var, oh ne ala... Ehh ileriki zamanlar için de kokmasın diye tuzlar, ara ara revize eder, kullanırım ben bunu yaaa... Nasılsa bu hayat karşıma hep bir "okeye dördüncü" getirecek! Yılma ey avare gönlüm!!

PAUSE.... (hemde en büyük harflerle)

Woshhhhh.... Ben bırakıyorum burada işi...
bunu gördükten sonra konsantrasyon kalmadığı gibi insan bir his dolup içine uçar da azar da...
Yummiieee!

27 Temmuz 2009 Pazartesi

YaŞaMdAn YaNa...


yok ettiğin benim
toprak benim tenim
kirlettiğin hava ruhum
ben senim
by Selim IŞIK

24 Temmuz 2009 Cuma

:))) By wikipedia...


Çooook olmuş...

2 günlüğüne ve iş için kaçılan Amsterdam, beyni bu kadar allak bullak eder mi yaaa...

Çoookk olmuş, ara vermişiz... Değişen çok bir şey yok aslında... Trenler aynı yerden kalkıyor, halen daha favori restoranım full çekiyor, yürüyerek geçtiğim yollar, oturduğum cafeler, okuduğum gazeteler aynı... suratlar yok bir tek, yerlerini hayaletleri ile doldurdum ama ben yine de... Ve karar verdim ki, senelerce yaşadığın şehir, iki günlük iş gezileri ile ziyaret edilmemeli... O şehirde, evim dediğin, çok sevdiğin yerde, turist hayat anlamsız, acı ve sevimsiz... amma ve lakin artık birşeyi kabullendim... Neyi mi?

Hayatın saygı ölçer'inin alarmlar verdiği bir dönem... Az kaldı, geride kalacak...

Kafamı toplasam, elleri de yanına alsam, neler anlatıcam... Neyse bu haftasonundan çok şeyler çıkar :) O zaman anlatırım ben...

17 Temmuz 2009 Cuma

YÜZÜN...


Benim kaderim bu,
öylece karşına oturup seyrediyorum yüzünden geçen zamanları...

Küçük bir çocuk olan yüzün
annesinin kalbinin kapılarında kalmış...
Kırgın düşlerinde sakladığın...
İlk gençlik oluyor sonra yüzün
öyle eksik, öyle yarım kalmış büyümelerden durgun...

Sevdayla ışıyan,
çaresiz aşkların şiirlerinde mısra mısra yaşlanan yüzün...

Benim kaderim bu
öylece karşına oturup seyrediyorum zamanın içinden geçen yüzlerini...

Bana sevdalı bir yüzün vardı eskiden
o şimdi yalnız içimde saklı...
CEZMİ ERSÖZ

FUCK YOU!!!

AL BENDEN DE O KADAR!!!!

Bugün tüm ışıklar yeşil yandı...


Hiç yolum tıkanmadı bugün...
Her ışıktan yeşilde geçtim...
Öyle aman sarıya döndü, ucundan kırmızıydı hiç olmadı...
Geldiğimi gören arabalar hep kenara çekildi...
Yollar sanki tamamen benim...
İşaret mi yoksa bende ki durum değişikliği mi?
Bu saatten sonra en son bana işaret gönderir heralde yukarıdaki...
Bence ben değişmekteyim...
Kalbim çoook acıdı yine dün gece...
Salak gibi unuttuğum gözlüğüm ve kolyem evine geri döndü...
Dolayısı ile O'da...
Yok hayır yanlış oldu...
O dönmedi... Dönmeyecekte zaten... Dönmez heralde...
Uğradı sadece...
Pek başı gibiydi, en başı...
O zamanlarda da benim kalbim böyle patır kütür atardı...
Ağzımdan çıkacak sanırdım...
Yine öyle oldu...
Ama bu sefer her atışında çevresini saran acıyı da pompaladı kanıma, karnıma...
Salak salak güldüm karşısında, heralde anlattığının yarısını anlamadan...
Kulağımda sesi vardı sadece sözleri değil...
En çok karmaşasını farkettim, daha önce hiç dikkat etmediğim...
Gitti, içtim, ve sanırım olmaz dedim..
O yüzden mi bütün ışıklar yeşil bu sabah bana?

16 Temmuz 2009 Perşembe

Biraz daha Ece Temelkuran... Çünkü bütün kadınların kafası karşıktır...

Bütün Çocuklar, bir kez olsun, anne ve babalarını cezalandırmak için ölmeyi düşünmüştür mutlaka.
Ve nedense hep ağlamışlardır düşün sonunda.
Belki bu öykü de bir cezalandırma

Ağlama?

Bunları oku. denize karşı bir sigara yak. tek şekerli, demli bir çay koy masaya, çok neşeli bir müzik çalsın mutlaka, kapat gözlerini, gülümse, çünkü...

BÜTÜN KADINLARIN KAFASI KARIŞIKTIR, çünkü...

Bir gün bir anda, bazı kızgınlıklarını unuttuğunun farkına varacaksın, artık pek düşünmediğini, çünkü artık bildiğini anlayıp, ellerini bir klarnet taksimi gibi uzatacaksın, hâlâ ka­fan karışık olacak, ama artık bunu seveceksin, sevmelisin de.

KADINSIN...

BİR ÇİÇEĞİN YANINDAN GEÇER GİBİ YAŞAMALI­YIZ ASLINDA.

Bugün de böyle...


Ece Temelkuran...


Avuç içine saklanacak kadar küçük bir şey olsa aşk...

Keşke, saklayıp her yere götürebilsen.

"Gönülçelen" hiçbirşey kalmasın üzerinde.

Bırak onu, bırak kendi evinde.

Kimse kimsede o kadar yol alamaz.

Sakın bilmediğini söyleme, bilmezden gelme:

Biri en fazla magmasını geçer diğerinin.

Sıra çekirdeğe gelince...

Her aşk, çamur gibi bir eriyiğe dönüşür;

yol,

insanın çekirdeğine varınca...


15 Temmuz 2009 Çarşamba

Thank you & I am sorry,but ...

ÇOKTAN SEÇMELİ JENERASYONUN TEK GEÇECEĞİ BİR YÖNTEM...
SÖZ GÜMÜŞSSE SUKUT ALTINDIR'I BENİMSE, SEÇ BEĞEN, İŞARETLE, POSTALA...



HeRkEs BiRşEyLeR iStEr....

Orjinal bir gece oldu dün gece... Hiç farkına varmadan sabahlara kadar sokaklarda kalmışım, hem bu sefer alkol de çok yok işin içinde... Yine de çok keyifli, çok bir araştırmacı ve girişimci kişiliğe yakışır bir gece...

Ve farkettim ki herkes birşeyler istiyor hayatında... Uzun vadeli planlar yapmayı bırakmışız çoğumuz, iyi dileklerimiz var elbet uzun vade ile de ilgili... Ama yorulmak, ümit etmemek ya da etsek bile ümitleri yarı yolda elimize vermesinler diye uzun vadeyi, ertesi gün, belki iki gün sonra, hadi bilemedin bir haftaya kadar kısa vadelerine çevirmişiz... Dün gece hem plan hem kader eşlik etmekteydi bana, ilk defa bu kadar derinden hissettim ikisinin varlığını... Plan benim yaptığım, kader kendi katılandı geceye ve kimlerden neler dinledim...


Önce spor vardı... Haftanın iki günü personal trainer ile can çıkartmayı sevenlerdenim ben... Çook acımasız... 1 sayı kaytardığın alt karın hareketi bir düzine ceza olarak geri dönüyor... Karın, kalça, arka bacak, üst, alt derken bir saatin arkasına da 25 dakika kardiyo egzersizi ekliyor ve ben evi bulmayı bırakın arabanın koltuğuna zor varıyorum... Pert mi? - Pert.... Ama seviyorum kendisini, uğraşmakta ve katlanmakta benim gibi bir deliye... Bugün Erdal'ın doğumgünü... Dünden öğrencileri hediyelerini vermeye başlamışlar kendisine... Bir baktım ağırlık New Balance ayakkabılar... Hayırdır dedim? 39 çift oldu, dedi... - Hedefim 100... 100 adet spor ayakkabım olmasını istiyorum.. Hemde herşeyden çok! - Yaw Erdalcım, nişanlın var, yakında evlenmeyi planlıyorsunuz, hani bununla ilgili, sağlığınla ilgili, işinle ilgili hiç bir istediğin yok ama 100 çift spor ayakkabısı mı istemektesin? - Evet, hemde 2009 bitmeden- Ehhh, yapacak birşey yok.... Hedef koyulmuş, istek belli, zaman da öyle başta bahsettiğim gibi pek kısa vadede değil hani....


Neyse çıkıyorum spordan kan ter içinde, evimin yollarına düşüyorum. aklımda birkaç telefon konuşması var ama o kadar shaft kaymış, şanzıman dağılmış ki, değil telefon çevirmek telefonu kılıfından bile çıkaramamaktayım... He şu araya benim isteklerimden bir ikisini eklemeden geçemeyeceğim... Öncelikle ses ya da düşünceye duyarlı bir telefon istiyorum... Ya sesimi duysun ya da ne biliyim kimi aramak ya da sms atmak istediğimi anlasın ve arasın, sms'i yazsın, göndersin, teslim edildi raporunu bana iletsin.... Bir de bu sistemi kafalar iyi koltukta yatıp, birbirinden ilginç fikirler ve planlar ile dünyayı bile kurtaracak kreativiteye, ama dünyanın en sarhoş bedenine sahipken kaydeden bir cihaz istiyorum...


Ufff yine kendi isteklerim girmekte araya... Fena!!! Heh ne diyordum, varmak üzereyim eve... Bagajda 2009 kış ve ilkbahar döneminin tüm kreasyonu; 6 çift ayakkabı, bir dolu dergi, firma tanıtım broşürleri, Yunanca kur 1 kitapları, 1 adet Ajax fabuloso, 3 adet ayakkabı boyası ve bir dolu başı boz gezerek kendi müziklerini kendi kendilerine çalan CD var.... Babanın cinnet geçirdiği bir iki gün öncesinde kendisine söz verdim, ahırı tekrar araba haline sokacağım diye... Dolayısı ile apartman görevlim Sadık Abi'den itinalı bir yardım almam gerekmekte... -- Tekrar araya giriyorum, aklıma takılan birşeyi bangır bangır anlatmak için... Niye apartman görevlilerine kapıcı deriz? Yani bu adam apartmana hizmet dışında bir de kapı mı yapmakta? Ya da siz ne zaman gördünüz, bir iki rastlantı dışında, bu adamcıkların her giriş çıkışında size kapı tuttuklarını... Hatta benimki elleri dolu ya da acelesi varsa tam tersi yüzüme bile bırakıyor kapıyı, kendi işini kendin gör, zaten bana takılan isimden memnun değillim, bu şekilde de öcümü alırım edaları ile... apartman görevlisi kardeşim, apartman görevlisiiiiiii!!!! Ne kapıcısı!! Bayılmaktayız insanları aşağılamaya galiba...-- Nerde kalmıştım, OK tamam yardım istiyordum Sadık Abi'den... Bir valizin içine itina ile tıkıyoruz benim hatcback arabamın bagajını... Bagaj açıldıkça, arabam büyümekte sanki... Şimdi anlıyorum neden her bump'da arabamın altını bıraktığımı... Bir sürü de anı çıkıyor içinden... Onun bu'su, bunun o'su, Burçin'in acısı, heh şurada sevinci, aaa bunuda unutmuştum derken, en son don bile buluyorum bagajda ve temiz olmasına rağmen, utanarak sıkıştırıyorum onu bir yerlere... Bu kadar anı arasında ve de çöp araba sendromu, bir an farkediyorum Sadık Abi'nin ellerini.... ŞOK !!! Hangi insan evladının bu kadar büyük eli olur ya? Hele Sadık Abi gibi minicik bir adamın.... Selvi boylu olmayan ben'in yanında bile adam Çin masa tenisi takımının yedek oyuncusu gibidir... Eline 3 torbadan fazla verirsen ayakların küçüklüğü ve boyun kısalığından, torbalar bir tarafa bir tarafa ağırlık yapar, adamcık gümppp diye düşer, evimin terasından aşağı bakıp sokakta onu görsem, hep zannederim 30 katlı gökdelende oturuyorum diye... Bu kadar minyonluğa bu eller nereden peki? Hayırdır abi diye sordum, -Bagajı toplayacağımızı duydun, yedek elleri mi takıp geldin? - amanın sormaz olaydım pek bir dertliymiş adamcağız... Acıklı sahneleri geçip, isteğine geleceğim... Sadık abi son 6 aydır şiddetli bir şekilde para biriktirmekte, bir iki ayı kalmış toparlanmasına meblağnın, memleketinde arsa, toprak bile satmış... Ne için mi? El küçülttürme operasyonu için... Yuuuuhh dedim kendi kendime, plastik cerrahinin geldiği noktaya, insanların gönüllerinin ferman dinlemediğine istekler söz konusu olunca, he bir de bir süreliğine de olsa Sadık Abi'yi göremeyecek olmaya...

Yaklaşık 15 kilo hafifleyen arabam, üç sene öncesi anılara gidip gelen
kalbim ve beynim, halen daha ağrıyan alt karın kaslarım ile çıktığımda evime, tamam demiştim halbuki kendi kendime.. Biter bu gece burada ve ben güzel bir duş arkası, harika bir yatak keyfi yaparım... O da neee !!! Sigara bitmiş evde... Derin bir offffff ve hayatımda tembelliği en ortasında bırakıp depara bile çıkacağım tek şey için düşüyorum yine yollara... Hedef sokağın başındaki market... Ayakta şıpıdıklar, kaldırım taşlarını saya saya gitmekteyim, yolun beni götürdüğü yere... Bir ara bir bağırış, çağırış, karmaşa, ateş, uçuşan korlar, soğan kokusu, bir de yıkanmamışlık... Bir bakıyorum bunlar bizim şoparlar sokağın başındaki... Kendilerine bir köşe tutmuşlar, iki senedir bu köşede yaşıyorlar... Burada yatıyorlar, kalkıyorlar, yemek yiyorlar, eğleniyorlar, işlerine buradan gidiyorlar, duş yapmadıkları bir kesin!!... Kalabalıklar bayağı, çoluk çocuk, genci yaşlısı ne olursa olsun hep bir arada ama gece... Gündüzleri kimi karton topluyor, kimi - yani daha güçlüsü- demir ve benzeri... Birde köşede çiçek satan bir grup var... 2 sene boyunca hep görmezden geldim kendilerini, ne uğradım yanlarına, ne de göz göze gelmek istedim... Garip... Halbuki ben karafatmayı öldürürken bile, konuşup, ruhuna Fatiha okuyan bir insanım... Bu gece, o gece, battı balık yan gider mantığı ile önce markete uğradım... Zulam 6 paket sigara, 1 büyük rakı, 1 kalıp beyaz peynir, 5 ekmek, sucuk, bol salam, bolcaaa zeytin (onların kalabalık, benim zeytin manyağı olduğum varsayılırsa), çocuklar içinde cola,sakız ve meyve suyu.... Dönüşte utana sıkıla yaklaştım yanlarına... Önlerinde durunca garip bir sessizlik... Şeytanın bacağını kırması gereken benim diye düşünüp, çöktüm en temiz olduğunu düşündüğüm yere ve başladım konuşmaya, aldıklarımı paylaşmaya... Adamların kalbini sigara ve rakı, hatunlarınkini salam, çocuklarınkini de meyve suyu ve sakız ile çaldım... (Şaka gibi ama cola içmiyorlar, sağlığa zararlı olduğunu söyleyerek) Hayatı anlattılar gözlerinden, nasıl yaşadıklarını, bazen ne kadar zorlandıklarını, ve bizim onlara nasıl davrandığımızı... Acıklı biraz hikayeleri, dinledikçe - ahh ulan benim dert ettiğim şeylere bak, utanıyorum kendimden- dedim!!! Ama yine de memnunlar hallerinden... Sabaha karşı 3 sularında kucağımda uyuyan veledi annesine teslim edip, hafif kıyak kafam, bitlendiğime kesin emin olduğum ama saygısızlık olmasın diye kaşıyamadığım saçlarım, yüzüme o kadar kirlilikleri içinde en parlak halleri ile gülümseyen 18 insan, ve - merak etme arabanı da evini de öğrendik, zarar vermeyiz kesinlikle... sende arada bir uğra ama - sözleri arasında başladım kendi evime yürümeye... sonra durdum ve sordum... - Bu gece herkes birşeyler istedi hayattan, siz ne istersiniz? - Yok fazla bir istekleri, memnunlar hayatlarından, ama iki sokak arkadaki çöp konteynerlerine başka çingeneler dadanmış, kazançları azalmış dolayısı ile... O çöpleri yeniden toplayabilmek istiyorlar sadece....

14 Temmuz 2009 Salı

Hmmm.... Kimi korkutsakkk, kimi korkutsak :)

LEeEett the SunShine innnn, the SunnnShineee in...

Önce "ben miyim sadece bu parlak yaz günlerinde kendimle beraber herkesin içini karartan" dedim... Kimseyle eşref ve eşşek saatlerimiz tutmak durumunda değil zaten... Ve ben bu aralar çok bir eşşek saatlerimdeyim... Pazar günü babam çok önemli birşey dedi ve "ahhhaaa" dedim, "sorun bu işte"... "Taktığın maskeyi çıkarmayı bileceksin bazen. Bileceksin ki yüzün dinlenecek. İçin acır, kafan karışıkken, gülmek etrafa, seni ancak anlık tatmin eder, gerisinde yalnız, sessiz bırakır. Sen de yap bunu artık, kızgınsan kızgınlığını bilsin insanlar, üzgünsen sahte gülüşleri değil üzgünlüğünü koy ortaya... Böylece hem oyun oynamak zorunda kalmazsın, hemde bu kadar birikip taşmaz için" !!!!

Bak ya sen benim minik adamıma, 60'lara yaklaştıkça pek bir guru olmakta kendisi... Ama haklı da.... Suratım kasılmış, kalbim pek bir yarım ağız atmakta... Üzüntünün, gözyaşının,kırığın, yırtığın kendi kendine üstesinden gelinmesi gereken bir olgu olduğunu kabul ettim hep ben... Bunları kendim toparlarım dedim, yeter ki insanlar anlamasın bilmesin, görmesin, duymasın... Yanlışmış, halen daha da yanlış.. Bakalım bu saatten sonra nasıl bir rektifiye geçirticez benliğe ve düzeltmeye çalışıcaz... İlk adım, pazardan ve ulu manitu baba Sayar'ın derin ve felsefik konuşmalarından sonra, psikologlara bakmaktı google'da... Sonra farkettim, binlerce opsiyon arasında yakışıklı bir psikolog aramaktayım ben... Yani olay ile uzaktan yakından bağlantım yok, amacı şaşırmışım ve madem böyle bir arayıştayım bari pazarın en güzel malını seçeyim diye bakıyorum... Hmmmm, yanlış yoldayım... Ama o arada farkettim ki ben değilim sadece ota, boka takan, biryerlerde saplı kalıp, eli kolu yosunlara dolaşan, karmaşık hikayeleri olan, özgürlük ile yalnızlığı içiçe geçirmiş, hatta bolcasından yalnızlık eklemiş olan... Buruk bir yalnızlık, çok kızılmış, kırınılmış, küsülmüş çünkü birşeylere... Yani bu güneş, kum,deniz, yaz, açık hava, temiz hava her zaman iyi gelmeyebiliyormuş herkese... Açıkça itiraf edeyim bir ucundan sevindim, abidik gubidik sebeplerden şişelere mum diken, 3 metrelik yolu, alkol etkisi ile sürünerek 20 dakikada giden, bütün gün tüm dünyaya ve uzaya ana avrat, bacı, koca, görümce küfredebilen bolll insan olduğuna etrafta... Yeeeaayyyy, o zaman parayı ve zamanı bir psikologa yatırmaya hiç gerek yok!!

Bu da dannnkk edince kafaya o zaman eller google'ın arama butonunda stil/alışveriş/moda danışmanlığı yazdı kendi kendine :) Belki de huzur imanda değil, bilen anlayan, gözü olan biriyle çılgın alışveriş turları, gardrop yenileme seansları, ve eğlencededir... Hemi de kendisinin sözü kanun sayılırmış, in ve out diyince...

Bekle beni hayat, hızlı olabilirsin, ama gardrobu ve stili biraz toparlayıp, topuklular elimde koşaraktan sana gelicem... İçeri girerken yeniden, ayaklarımı siler, ayakkabılarımı giyer, son bir kez bakarım kendime :)

13 Temmuz 2009 Pazartesi

MARS geliyorrrr....


27 Ağustos akşamını takvimlere not edelim lütfen.... Mars ve dünya birbirine en yakın olacakmış ve bu yakınlık bir daha ancak 2287 yılında tekrarlanacakmış!! (çok yakınlık tez ayrılık getirir'in de bir şehir efsanesi olmadığı böylece kanıtlanmış oluyor sanırım )
O gece ay'ın yanında başka bir ay görecekmişiz...
Tüm ağustos ayı boyunca hareket edecek olan Mars, 27 Ağustos akşamı 12.30'da en yakın noktasına erişecekmiş... Daha önce bu olayı izleyen, gören herhangi bir insan yokmuş tarihte... Mars mı hiç bu kadar yakın olmamış yoksa gören aynen sizlere ömür mü tam anlayamadım, ama ben takvime en yıldızlı ve kırmızı hali ile aldım notumu... En hoşuma giden de bugün yaşayan hiçkimse bu olayı tekrar göremeyecek... :))

12 Temmuz 2009 Pazar

DO's and DONT's...

Bir abuk haftasonundan çıkarılan en önemli dersler:

  1. "Ben de sallamıyorum - Madem öyle işte böyle" mantığı ve havası ile eski sevdicek ile buluşulmayacak.
  2. Hadi oldu da buluşuldu, " sol omzum ve sırtım çok ağrıyor - masaja ihtiyacım var" diyen eski sevdiceğe MAL gibi bilmediğin masajı " ben yaparım" diye teklif götürülmeyecek.
  3. Daha ilk dokunduğunda tehlike sezilecek, işin sarpa saracağı, bu yataktan sevişmeden çıkılmayacağı...
  4. "Gönül ferman dinlemiyor ama" nın külliyen bir şehir efsanesi olduğu kabul edilip, 3 saat bildiğin, beğendiğin, özlediğin adamla seviştikten sonra yanağına öpücükü kondurup oradan geriye kalan şan ve şerefinle, mümkünse de hiç bir beklentin olmadan ayrılınacak
  5. Kalp acın o gün geçmeyecek o yüzden gecesine başka plan yapılacak yalnız plan yaparken buluşacağın XYZ adamının boyunun senden 10 cm kısa olabileceği unutulmayıp, sezonun in'i platform ayakkabılar giyilmeyecek.
  6. Boyu kısa da olsa uzun da, her adamın bir öküz olabileceği ve ağzına değil kıçına içebileceği, dolayısı ile her türlü el kol hareketine hazırlıklı olunması gerektiği unutulmayacak (ve bu hamlelere karşı kendini savunmak, uzaklaşmak amacı ile yine platform ayakkabının giyilmemesi gerektiği hatırlanacak, hatırlanacak, hatırlanacak)
  7. Türk polisinin bir mal olduğu ve gece alkollü olsan da olmasan da çevrilmenin tamamen bir alın yazısı olduğu artık bilinecek.
  8. Rüşvet vermenin raconu acilen öğrenilecek ve böylece gecenin 3ünde yarım saat kitleyen ve "ama gözlük takmıyorsunuz, arabanızı bağlamam lazım" diyen memurun suratına en saftorik ve uykulu hal ile bakılmayacak.
  9. 7 ve 8. maddeler es geçilip, alkol oranı ne olursa olsun dedenin eski MİT müdürü olduğu hatırlanıp aynı memurun suratına okkalı bir küfür sallayarak gaza basılacak! Sıkıysa ve yerse gelsin peşimden...
  10. Pazar sabahı aile ile yapılan saadet dolu brunch üzerine, "Kızım işler nasıl gidiyor, memnun musun" diye soran babanın "istifa ediyorum ben" diyerek kalbine indirilmeyecek, mümkünse alıştıra alıştıra, ara gazlar ile bulunulan ruh hali aktarılacak.
  11. Artık bu adam özlenmeyecek!!! Kendi poposunun keyfinde gezen adamdan fayda gelmeyeceği idrak edilecek ve şahsi poponun keyfinde gezmeye acilen başlanacak. (doğru insanlarla)

Hmmmmm, o kadar da abuk değilmiş yaa.. Bayağı bir ders çıkarmışım ben bu haftasonundan...

10 Temmuz 2009 Cuma

Shel Silverstein...

"I will not play tug o' war. I'd rather play hug o' war. Where
everyone hugs instead of tugs, Where everyone giggles and rolls on the rug,
Where everyone kisses, and everyone grins, and everyone cuddles, and everyone
wins."

Page not found...

Iyyykkkk :)
Yani hem çok hoşuma gitti hem de içim tuhaf oldu... Karınca ve siyah susamgil şeyi sevmem hiç ben.... Adı bile kalmıyor aklımda.. Onlara benziyor şu dökülenler... Ama nice pic. yine de...

Bir sol kroşe, bir belden aşağı tekme... Ve Burçin nakavt...

Cidden dayak yemişlik halleri.... Hiç yemedim gerçi, o yüzden tam nasıl kıyaslarım onu da bilemiyorum ama sonuç öyle ya da böyle nakavt...

Üç gramlık beynim vardı, hala biraz ruh, bir de hayatta hala güzel şeyler olabilir, iyi insanlar çıkabilir hislerim, hepsini ekmek arası yapıp midelerine indirdiler yine... Bin kerede söyler, ima ederim bu hisler, hislere ulaşana kadar sarfedilen çabalar kolay değil ve bu yaş itibarı ile de yormakta diye... O yüzden ayağını denk al, acı verme, ezme, sevmeyeceğini biliyorsun madem en azından saygı göster ve rahat bırak... EŞŞEK BAŞI değil bu hatunda!! Hissediyor, kırılıyor, kızıyor, acıyor içi, midesi altüst oluyor sıcakların da katkısı ile... Bir de utanıyor artık yaaa... İnsanların bu kadar nasıl bencil olabildiklerinden utanıyor...

Küçücük bir kızdım, sokaklarda koşar benim boyuma yakın her canlı varlığa sarılırdım... Bu kadar sevgi taşmasından dolayı o yıllardan başlayıp korkanlardan burnuma yumruklar, şaşıranlardan canhıraş feryatlar, kedi köpeklerden tırmık ve ısırıklar, bir horozdan itinalı bir kaş yarılması, aynı şekilde sarıldıklarını zannettiklerimden de kazıklar yol, su ve elektrik olarak geri döndü... Tek çocuktum ben, maalesef halen daha öyle... O yüzden sevgi yetmez, taşardı benden... Ben yoktu bende, hep bir biz olalım, kalabalık olalım, sevelim, sevelilelim, oyuncakları paylaşalım, çubuk krakeri paylaşalım, kovaları paylaşalım, zaman içerisinde kalbi paylaşalım, mutluluğu paylaşalım, mutsuzluklarda da birbirimize destek olalım....Hiç kimseyi kırıp incitmek istemedim, yaptıklarım oldu evet ve maalesef...Hep bir önceki Vaka-i Vakvakiye'nin
gölgesinde... İnsanlara dair ciddiyetimi ve sevgimi koruduğum, kolladığım her döneminde hayatın birileri çıktı ve kendi atom bombasını bıraktı, elleriyle tüm organlarımı itip kendi için yer açtığı göğsümün tam ortasına...

Bu kadar kötü müsünüz hepiniz yaaa? Bu kadar eziyet nerden girdi ruhunuza, bu kadar vurdum duymazlık, bu kadar kendini bilmezlik... Ya da bu hayatta, bir yerlerde, bir öncekinde bir alacak verecek davamız vardı da şimdi mi ödetiyorsunuz hesapları... Defolu insanlara alıştırdılar beni, hayatın çoook güzel olduğunu haykırmaya hep devam etsem ve edecek olsam bile... Defolu hayatlar yaşayan, defolu insanlar! Kırıntılarla yaşamaya alışmış, avucundan su içmeyi bilmeyenler!!

Artık acımasın diye küçültüyorum içimde açılan boşluğu... Kalbim her daim büyük, sevgi dolu, gerçekten değer verecek, aşkından sevgisinden geçtim, saygısı ve dürüstlüğü ile gelecek herkese açık... Ve bu nakavttan da toparlanacağım ben bir ara, yakınlarda, belki biraz daha uzamacasına... Ama uyarırım, bundan sonra herhangi bir nedenle sokmaya çalışacağınız kazığı, aynen alır şah damarınıza saplarım... bunun için eğitim almaktayım bu aralar! Kaypaklıktan ve bulanık insanlardan uzak durma kararı beynin en güzel köşesine, en fiyakalı el yazısı ile yazıldı, bilmeme rağmen kalp yinede bazen beyne uymaz görmek istediğini görür, sezmek istediğini sezer diye...

Bugünlerde, az önce, biraz önce hata kapasitemi doldurdum... Boşaltacak kabım kalmamış... Yenisini almak için de acele etmiyorum... Hata yapmamak için çabalıyorum yalnızca...


8 Temmuz 2009 Çarşamba

Puhahaha... Budur işte!!



:))


Aynen bu mode on...

Avazım çıktığı kadar bağırasım var... Gerçi bu geçen gece bir rüyada da oldu! rüyamda evime hırsız giriyor ama rüya ile gerçek arasında, çatı katının 35 derecelik fin hamamı etkisi ile de, ben onu gerçek sanıyorum... gözlerimi açıyorum bir adam uyuyor muyum diye kontrol etmekte, halbuki göz falan açtığım yok... Bağırıyorum bağırıyorum ve klasik rüya sendromu ses çıkmıyor... Nato kafa nato mermer yani...
Şimdide aynısının tıpkısı bir bağırma hissi...
S-I-K-I-L-D-I-M !!!
Gerçi şu an bağırsam çıkar sesim, ama bu seferde patron kişi sıyırdı damgası yiyeceğim... bu sıcaklarda bir o eksik...
Dün akşam aileyi ziyaret, çayır çimende gönlü ferahlatma, havuzun ışığı eşliğinde yatağa gidip kuş sesleri eşliğinde uyanma istekleri geldi birleşti, yol tüm yazlıkçılarla beraber Hadımköy semalarına götürdü beni... Gitmesine gittik de, ruh hali o kadar gel git'lerdeki ne havuzun ışığına bakabildim ne kuş seslerini duydum... Bir ara yalnız, çooook önemli bir karar verdim kendi kendime... Türk'ün aklı ya kaçarken ya da kenefte gelirmiş... Benimki tam birşeylerden kaçtığım ve annemin elime bir paket pirinci tutuşturup "ayıkla taşlarını, hem de terapi olur belki" dediği anda geldi...

BEN ARTIK TAŞLI PİRİNÇ İSTEMİYORUM!!! MÜMKÜNSE AYIKLANMIŞ GELİN!!!

HASTASIYIM....





ELIE SAAB 2009...

Picta & Picto....

Haftasonu gazeteleri arasında kaybolmuşken keşfetmiştim bunları, ama bunalım ruh hali hafta başını etkileyince ancak fırsat buldum... Hatırladım diyelim...


Picta & Picto birer pictogram... İki reklamcı biraraya gelerek bu sevimli karakterleri yaratıyorlar ve daha sonra akıllarındaki hikayeleri çeşitli ürünler üzerinde sergilemişler... Ve ortaya o kadar sevimli hediyeler çıkmış ki... bir kaçının resmini buraya koyuyorum ama daha detaylısı için lütfeeeeennnn ve lütfeeennnn http://www.pictaandpicto.com/ ziyaret edin :) Çok keyif alacağınıza eminim!!!




Hmmm... Aaaaa... Oppppsss...



AŞIK OLDUM YAAAA :)


Ey Allah'ım herkese max. bir gün ayırdığın şu hayatta bu hatunla kaç gün kaç gece uğraştın... Ve niye bu unfairness?! :))

6 Temmuz 2009 Pazartesi

Temmuz başı halleri...

Herşeyin zamanla değişebildiği, hiç beklemeden ve anlamadan sona erebildiği ve bu gibi durumlarda tek tarafın salakça çabalarının bir işe yaramayacağı, karşı taraf kendi keyfinde geziyorsa "amaaan s..kerim" diyip ilerlemek gerektiği, ve bu tür durumlarda öze dönmek gerektiği ve kimse için yörünge değiştirmek zorunda olunmadığı şiddetle ve acilen kabul edilecek...

Evden kaçmanın da bir raconu var...

Yeni nesil bu raconu da ayaklar altına almış durumda...

Dün gece "bugün pazar ayık kalalım" diye başlanan macera, ümit besen'de sonlanınca, haliyle sabah duvarlara çarpa çarpa hazırlanmaktayım işe... Kendine kızgınlık had safhada, sek kahve dolu bardak elde, "biraz ayılır öyle çıkarım" diye plan yaparak, açıyorum kapısını evimin, gazeteleri de güne katmak üzere... O da ne ???!? Önce korkudan aklın yerinden oynaması modu, welcome home paspasımın üzerinde koskoca bir hatun yatmakta... kahveyi tanrı misafirimizin değil kendi üzerime döktükten sonra, yanık acısı ile düşünüyorum ve iki opsiyonum var: Ya ben bunu dün gece yolda buldum, eve kadar getirdim, ama kapıda bıraktım ya da evsizleri artık böyle gazeteden kuponla dağıtıyorlar, bu da bana düşeni... Toplamda 2-3 dakikalık bir bocalamanın ardından kendiside uyandı zaten.... ALT KOMŞUNUN KIZI ?!? Zaten sorunlu olduğuna apartmana ilk taşındığımda birkaç kere şahit olduğum hatun, "günaydın ben evden kaçtım, size gelebilir miyim" demekte...?! Fesupanallah... Daha da pazartesi yani....

Yaaa insan evden kaçar tabii kaçmaz mı? Benim kayıtlı 2-3 kaçma girişimim var... Hatta birinde ülke değiştirecektik arkadaşımla, başka bir arkadaşımız ailelerimize haber vermiş, bizim Kıbrıs'a kaçma girişimlerimiz feryat figan durdurulmuş, ortalık birbirine girmişti... Şehir içindeki çok güzel hareketlerimden bahsetmiyorum bile, seviyordum ben gecenin bir körü evden çıkıp sabahın başka bir köründe "babaaa ben evden kaçtım" diye ankesörlü telefondan haber vermeyi... Ama yani insan alt kattan üst kata kaçar mı yaaa? Yanına da çanta yaparak? Hayır benim ara durak olmam imkansız, insan niye aşağı ineceğine yukarı çıkar, yolu uzatır? son duraksam eğer niye valiz yapıp geldin, arada aşağı iner değiştirirdin?

Ev ve kalp geniş o yüzden yol geçen hanına döndü bu aralar... Karar verdim her ikisinin kapısına da en fiyakalısından birer "dikkat köpek var, ısırır, kuduzdur da" asacağım... Destursuz girişimde bulunulmaz o zaman belki...

5 Temmuz 2009 Pazar

Bu kadarı da PESSSS!!...

"Bu dünyada huri peşinde koşuyoruz, öbür dünyada hazır gelecek; fena mı?"

Söyleyen de Yaşar Nuri Öztürk... Gaf mıdır, fikir neyse zikir de o mudur anlayamadım...
Çok sevmesem de kendisini Fatih Altaylı'nın -Ne zaman Adam Oluruz-u kaçırmam! Bu da benden:

Ne zaman adam oluruz? Aklı şeyimizden kurtarmayı başardığımızda!!

4 Temmuz 2009 Cumartesi

Anneanne'den son günlerin en oturaklı sözü...

Hayatta hiçbirşeye haddinden fazla üzülmeyeceksin !!!

Yürrü be Pamuk'um beeee...

Harika...

Beynim grip oldu demiştim yaa?!
Bende grip oldum... Bu sıcak ta bu kadar nemle! God damn air co!!

3 Temmuz 2009 Cuma

Bu yazı biraz puslu...

Beynim grip oldu bugün...
İçim üşümekte... Hayatla birbirimize söz vermediğimizi farkettiğimiz bir dönem...Dolayısıyla yine yarı yolda bırakmaktayız birbirimizi...
Yeni bir izim var bu döneme ait bedenimde... Ve bu izle beraber anladım ki ben beyin griplerim ile, kalp kırıklarımı vücuduma kazıtmaktayım... Her zorlu dönemeç, hiç unutmayayım diye seçtiğim, beğendiğim, istediğim köşelerinde yerini alıyor vücudumun...Konuyla, kişiyle, olayın özeti, anafikri, geneli, özeli ile hiç ilgisi olmayan izler... Ama ben biliyorum ya hangisi nereye, kime ait... Yetiyor bana...
Demek insan beyin üşütüklüğü ile kalp soğukluğunu, vücuduna saniyede 60 kere giren bir iğne ile tatmin edebilmekte... Hele birde bunu gecenin 12lerinde yapıp, üstüne sanatını takdir ettiği kişiyle oturup kafaları dumanlarsa, şerbetliiiiii ekmek kadayıfı...
Üzerimde seneler öncesinin bir elbisesi... anılardan tozlanmış ama eteklerinden tutup silkeledim bu sabah... özlediğim anlar var üzerinde diye, geçirdim üzerime... Biliyorum ki ben bu anlarıda özleyeceğim... Neyi, kimi, nereleri özlediğimi bilmeden...
Yeni bir yanılmayı anlatmak için bir arkadaşımı aradım bugün... Paylaşırız bu tür başarısızlıkları hayatımızda, bazen üzerine kadehler kaldırırız en derbeder halimizin, bazende şarkı söyler o bana... Sesi çok güzeldir... GÜZELDİ...
Bugün de o günlerden biri olsun istemiştim... Bugün de açıp sesini duyayım, hatrını sorayım ve akşamına yanına kaçayım istemiştim, ama telefona annesi çıktı...Ölmüş dün gece... Kanındaki kanser, herşeye rağmen, tüm direncini kırmış arkadaşımın... Halbuki iki hafta önce yanındaydım, yorgundu, sıkılmıştı sıcaklarda tedavi görmekten, ama mutlu mesut boğaza karşı oturmuş muhabbet etmiştik yinede... Ben mutluydum o zaman... Kalbim üşümemişti bu kadar çok... Hatta "sesinde yakamozlar var, sevmesen bile bu adamı dilediğin, istediğin, düşündüğün gibi keyfini çıkar" demişti... Patican'a "erkenden" ev aramaya başlamıştık...
Bugün ne erken ne geç... Bugün patican evsiz... Bugün hayatımda ilk defa bir kediyi ağlarken gördüm ve gözyaşlarım onunkilere karıştı... O "annesini" kaybetmişti, ben arkadaşımı, onun kalbi üşümüştü, benimse günlerdir soğuk, o da sevecek birini aramak zorundaydı yeniden, bende...
Madem ölüm var bugün Patican ve benim hayatımda, madem sevgisiz kaldık biz beraber, madem üşümekteyiz, o zaman en damarından Metin Altıok koyuyorum önünüze...

Evet sırasıdır, ölümden konuşacaktık,
İntiharın ebruli ipliğiyle
Bir düğün gecesinde senin
Yakası işlemeli giysinden.
Kapı kapı dolaşıp, etamin ve goblen
Örtüler satan bohçacı ölümden.
Boynuna taktığın eğri taneli
İki sıra inciden konuşacaktık,
Seni ürküten tren sesinden
Ayı gölgeleyen tekinsiz gecede
Karşımıza apansız çıkıveren
O ihtiyar dilenciden.

Gel ölümden söz etmeden önce
Bir şeyler içelim seninle.
Buğulu bir bardağın içinde,
Buzlu ve limonlu votkayla birlikte
Konuşalım ölümden,
Bir samanyolu olsun masamızın üstünde.
Hadi gel konuşalım,
Sulanmış bir taşlığın serinliğinde.
Akşam sefaları içinde,
Bir masa, birkaç sandalye
Ve ikimiz ölümden konuşalım,
Senin ağzında gül, benimkinde menekşe.

Yarına var mısın söyle?
Doğacak çocuğa, çığlığa, ishak kuşuna,
Rüzgarın savurduğu tohuma,
Kavağın pamuğuna var mısın,
Bir ağacın kavına,
Deri değiştirmesine yılanın,
Kozadan çıkan kelebeğe,
Hatmiye, atkestanesine?
Hadi gel öyleyse ölümden konuşalım.
Belki de tümüyle aykırıdır gerçeğe,
Ama ne olursa olsun biz yine
Ölümden konuşalım seninle

Ölüm de vardır yaşadığımız her şeyde.
Bir bardak çatlarsa durduğu yerde,
Bir aşk ansızın biterse,
Ayna kırılırsa yüzünle birlikte,
Zamanıdır konuşmanın ölümden.
Bir çiçek olağanüstü güzellikte
Açıvermişse bir sabah,
Bir topal aksamadan yürümüşse,
Hadi gel ölümden konuşalım;
Yüzünü al basmış hasetçiden
Ve onun elindeki kuru değnek bile
Filizlenir sevgimizden.

Patican ve ben bu gece belki sarılıp uyuruz birbirimize, gözyaşlarımız yastıklarımızı ıslatır belki kaybettiklerimize, grip olmuş beynimize, belirsiz geleceğimize...

Depresifiz bugün, ve bu yazı biraz puslu... Ne yapabilirim ki, hava ve hayat ne kadar güzel olursa olsun, bu kafa bugün yerinden kalkmıyor, ağırlık yapıyor da yapıyorsa...

NaZıM hİkMeT...

Seni düşünmek güzel şey, ümitli şey,
Dünyanın en güzel sesinden
En güzel şarkıyı dinlemek gibi birşey...
Fakat artık ümit yetmiyor bana,
Ben artık şarkı dinlemek değil,
Şarkı söylemek istiyorum...

Yanlış birşey demez bence bu adam :)

"YOU NEED CHAOS IN YOUR SOUL TO GIVE
BIRTH TO A DANCING STAR"


NIETZSCHE

2 Temmuz 2009 Perşembe

Hani rüyaların tersi çıkardı hep...?!

Uzunca tatilden sonra, "özledim" demişti, "görmek istiyorum"....

Görüştük zaten... süzme yoğurt ve 3 limon istedi benden yolda... Hepsi tamam, ağzım kulaklarımda çalmıştım kapısını... Traş olmuştu... Evde yanık yağ kokuları, yemek hazırlıyordu... "Yanmışsın gerçekten" demişti... Süzme yoğurdu tavada çevirdiği havuçlarla karıştırmış, havuç salatası hazırlamıştı... Salata denmesine kızmış havuç terator diye düzeltmişti... Biz yinede dışarıdan sipariş etmiştik yemeklerimizi, ketçap yok diye ortalığı birbirine katarak...

Arkadaşının yeni doğan bebeğini anlattı...

sarıldı sonra, çook sonra... televizyon seyrettik...

Masaj kabiliyetimi ilerletmiştim, masaj istedi... bol kıllı adama, yağ/krem sürülmeden masaj nasıl yapılır? ama yaptım... uyudu biraz mayışıp yanımda, bende çaktırmadan yüzünü seyretmiştim... sonra öptü, kokladı, uykuya daldık özlem yeterince giderilince...

alacakaranlık ile gecenin aydınlığı arasında bir rüya var sonra hayalimde... bitiyor herşey, kopuyoruz, savruluyoruz köşelere... kırgınlık var rüyada... gözyaşı var... uykumu aydırıp gözümü açmaya çalışıyorum, yanımda olduğunu hissedeyim, bu bir rüyadır diyebileyim diye... olmuyor... sonra uyandım... dudaklarımda kendi gözyaşımın tuzu, yanaklarımda nem... sessizce dökmüşüm rüyanın etkisi ile tüm gözyaşlarını... Sarılmış yatıyor kollarımda...

rüyaların tersi çıkar dedim kendi kendime...

Çıkmıyormuş...

Tenini, omuzlarını, ayaklarını, dudaklarını, komikliğini, sıcaklığını, birlikte uyumayı, kaşık gibi sarılmayı, sevişmesini sevdim... hepsi bir rüyanın içinde eridi gitti...

1 Temmuz 2009 Çarşamba

"Özgürlüğümü ve sorumsuzluğumu istiyorum" dedi...

Bende dün gece özgürlük ve sorumsuzluğunu armağan ettim ona...

Kalbimi deli divane yakan adamla, binbir parçaya bölen aynı...

Gözler dün geceden beri o kadar pörtlemiş ki ne bilgisayar ekranı görebilmekteyim, ne daha fazla göz yaşı dökebilmekte... Göz alerjisi oldum ben sanırım diye açıklama yaptığım her saniyede, kalbim ve midem aynı anda ağzıma doğru yola çıkıyorlar... koşa koşa tuvaletlere sarılıp, içi dışa çıkarma günleri, HOŞGELDİNİZ...

Çok değerliymişim onun için... Özelmişim... Güzelmişim...Ama ciddi bir ilişkiye hazır değilmiş...

Heh, CİDDİYET... Nedir bu ilişkide ki ciddiyet kavramı?

Ben sanmaktayım ki 4 aydır bir adamla hafta sekiz gün dokuz buluşuyor, buluşamadığın zamanları msn/face/blackberry messenger gibi zamanzingolarda konuşarak geçiriyor, buluştuğun her gün, günde 3 posta sevişiyor, birbirine yeni yeni tanımanın verdiği keşifler ile sevdiği, beğendiği şeyleri hediye ediyor, kahkahalar ile gülüyor, konuşacakların hiç bitip tükenmiyor, birde hafif uzun vadede konser, yemek, buluşma, arkadaşlar ile kaynaşma planları yapıyorsan bu iş bir şekilde ciddiye binmiştir... Geriye bir görüşmediğin zamanlar kalır, onlarda da ufaktan haberdarsan birbirinin ne yaptığından, gönlünde rahatsa, daha ne ister ulan insan?!

Kelime anlamını yanlış biliyorum heralde diye sözlükler mi açmadım...

Ben mi karıştırdım yaşamaya yaşamaya ilişki nediri diye, döndüm 4 ay öncesine tek tek neler yaptığıma baktım...

Ve sonunda karar verdim ki...

Bir dahaki sefere kalbimi benden yüreksiz birine vereceğime köpeklere atayım... Hem birilerine bir faydası dokunur, hem de daha havalı bir hareket olur.