31 Aralık 2009 Perşembe

Ultra süüpperrrrr bir yıl diliyorummmm....



süpperrr hissetiğiniz,
süppperrr sevdiğiniz,
süpppeerrrr saygı görüp gösterdiğiniz,
süpperrr daha az çevreye zarar verdiğiniz,
süüüpppeerrr daha fazla çocukları sevdiğiniz,
süüppperrrr daha çok eğitime katkıda bulunduğunuz,
süppperrrr tepelerde aşık olduğunuz,
süpppperrr anlatılacak mutluluklar, heyecanlar yaşadığınız,
süppperrrr yiyip, içip, gezdiğiniz,
süppperrr mantıklı çalışıp, karşılığında çok para kazandığınız,
süppperrr manasız koşup, gülüp, dans ettiğiniz,
süppperrr hiç hayvanlara zarar vermediğiniz,
bol bol süpperrman ve süpperrwoman olduğunuz,
KOCAMAN, KEYİFLİ, AZ GÖZYAŞLI, BOL BAŞARILI ve SAĞLIKLI
BİR SENE OLMASI DİLEĞİ İLE...

29 Aralık 2009 Salı

Biten senenin malları bunlarrrr...!

Hep birşeylere dokunmayı, birşeylere tutunmayı, görmeyi, kokusunu içe çekmeyi, erişmeye çalışmayı mı övüyoruz hayatta? Hayatın dokunulmazlığı ve erişilmezliği neden bu kadar korkutuyor herkesi? Mucize ile sihir arası yolları ne zaman terk ettik hayatın içinde... Yoksa hiç başlamadık mı aslında o yollara hep " Gördüğüme inanırım ben, hissetmeden gidemem, dokunursam korunurum" özürleri ile...


Bir sabah kalkıp herşeyin değiştiğini görebilecek olmaktan neden bu kadar korkuyoruz, aslında için için değişim isterken... Yanımda yatan, kolları boynuma dolanmış adam, sırf dokunabiliyorum, nefesini hissediyorum diye mi gerçek? Peki sihrini nerede bıraktı o zaman? Ne zaman gerçeklik kıyafetini geçirdi herşey üzerine ve hayat bu kadar vazgeçilmez yalanlar, ilüzyonlar, donmuş kahkahalar, robot insanlar, öğrenilmiş hareketler, tüketme çabası ve tüketememe hırsı ile kaybolup gitti ellerimizden? Hanginiz daha sihirbaz şimdi, çıksın karşıma! Çıksın ve anlatsın bana sahip olduklarımın ötesindekileri... İnandırsın tüm bunların aslında hiç BENİM olmadığına! Gözlerimi kapayıp açacağım sürede kokuların, tatların, öpüşlerin, adamların, çocukların, savaşların, yalanların, çöllerin yok olup gidebileceğini anlatsın biri bana...



En cesurumuz bile korkuyor muyuz gerçek sandıklarımızın aslında gerçek olmadığını kabul etmekten? Kaybolmak mı en büyük tereddüt? Halbuki izlerini bilmediğimiz sokaklarda da ne renkler tanırız belki, nasıl cümbüşlere karışır, kimlerle sevişir, hangi tatları dener, en çok nelere ağlarız... Ne istersin yanında birkaç tane, hemen seç, sonrası sihir, sonrası bilinmezlik, sonrası yeni keşiflerin, senin keşiflerin deseler, hiçbirşey istemezdim... bu hayattan ağırlık yapacak hiçbirşey yok bana... Tek bir dilek gerçekleşsin isterdim ama... Tanıdıkça yenileri, keşfettikçe dokunulmayan, görülmeyen, hissedilmeyenleri, geri dönüp en sevdiklerime, tüm sevdiklerime anlatabileyim hayatın bilmediğimiz sihrini, yeni can acımalarını, farklı gülüşlerimi, garip sevişlerimi, elimle değil içimle hissetmeyi öğrenmeyi... sonra anlayan herkes dağılır belki yeni yollara... Belki bazen tanıdıklar karşılaşır oralarda...!


Haydi şimdi doğru yeni yıl kutlamalarına... İçimizden biri görürse havai fişekler arası sihirli renkleri, koşarak anlatsın gerisine... dokunmasak, görmesek, duymasak bile inanırız biz...

25 Aralık 2009 Cuma

Ho Hoo Hoooo...




Hani istek yaptık... dilekler sardık sarmaladık... İçimizden söyledik, herkese söyledik yaa... Geçelim hepsini, bu sene Santa meşgul! Krizdi, mesafeydi, ren geyiklerinin Kurban Bayramı sonrası Türkiye'ye uğrama korkusuydu birleşti ve biz el elde baş başta karşılayacağız yine 2010'u...
Dün gece sene sonuna az kaldı muhasebesi yaptım, alacak verecekleri görelim, hesabı rahat kapatalım diye... alacaklar var halen daha, yılın bitmesine de bir kaç kısa 24 saat... ama alacaklarımı alacaklarım yok ortalarda! 2009 gömmüş herşeyi bir yerlere, bu yılda sana borçlu kalsınlar, boşver diye... Vereceklerimi de ben vermiyorum o zaman! Nanik hepinize... Yazın tahtaya bir daha, sarı çizmelerimi giyip, ödemeyeceğim hesapları!
2010 yılı isteklerim ne olacak peki? Santa'ya çok güvenmiştim halbuki! Hiç naif ve saftorik çocuk olmadım ben! Hep biliyordum hediyelerimi ailemin aldığını, Santa'nın herhangi bir bacadan içeri sığmayacağını, ayrıca bizim evde baca deliği bile olmadığını... Ama büyüdükçe tutunacak birşeyler gerekiyor demek ki, yıllar içinde bir sürü cevapsız kalan mektuplar gönderdim kendisine, uzunca listeler destekli, geyiklerinin hatrını soran,cücelerine sevgiler yollayan! Bu sene artık vazgeçtim kendi yapmam gerekenleri, başkasına havale etmekten... Bu Santa bile olsa! Şimdi artık biliyorum ne istediğimi, ne kadar istediğimi, neden istediğimi, kimden yardım almam gerektiğini, ne kadar kasmam gerekeceğini...  Listem yine uzunca... Kendi dışımda hayatımdaki herkes için isteklerimle dolu tepeden tırnağa! 2009 eskidi diyorsunuz madem, ben bir 2010 alayım sizden! Gönderirken içine bir tutam sevgi, bolca saygı, kıvamında iyi niyet, çokca sağlık, mutlu edecek kadar başarı, sapıttırmayacak kadar para, akla zarar vermeyecek dozda aşk, ülkedeki tüm art niyetli, yiyici pezevenkleri gömecek kadar bir deprem, cümle alem için mutluluk, daha çok kitaba ayırabileceğim kadar zaman, uzaklara gidebileceğim kadar hayal ve en sevdiklerimle beni sevenlerden seçmeceleri koyarsanız pek bir makbule geçer...

Santa'ya da el fatiha!

24 Aralık 2009 Perşembe

Kusmuk dolu bir hikaye...

Kalbi çok itina ve pür dikkat üstü gayet pervasızca kıran adam etrafta... Fiziksel değil belki ama yakınlarda! Kokusunu duyuyor gibiyim bazen, ama oturup düşündüğümde hiç hatırlamıyorum! Yüzünü birkaç foto aydınlatıyor, sesi uzaklardan bile olsa geliyor... Ama konuşması her gün etrafta!

Bugün rastladığımsa onun berbat bir kopyası olsa gerek... Ya da farklı bir imaj ile kapıma dayandı ondandır bu tezatlığın sebebi!

Gün çok erken başlayıp, iş halleri nedeniyle haddinden fazla geç biter ve bir kapınıza eski bir sevdicek dayanırsa, O sizin çalıştığınız onca koca saat boyunca içmiş ve sapıtmışsa, onca zaman sonra görüşme aşağıdaki gibi oluyor:

(önce telefonda)

SARHOŞ ADAM: bla bla Blaa... Joook görmek istedim seni...? Amma uzun zaman oldu!
BURÇİN             : Yaa evet, görüşelim!
SARHOŞ ADAM: Ben içtim biraz bu arada... Ama jjoook diil yani! Bir kahve yaparsın artık bana!
BURÇİN             : (böyle domestik, "ayağının altını yalıyım, paspasın yap beni" vari bir hava çizdiğime binbir küfür eden bir sesle) Yuuuh artık! Git yat evine! Yaparız birşeyler yarın...

(evin kapısı çalar, ekranlı apartman kapısı zamazingosu "aloo" - niye aloo o bilinmeden ve her seferinde aynı salaklık yapıldığına gülümsenerek - cevaplanır! Sarhoş adam görülüp/duyulunca dizlerin bağı onca ay sonra gevşer, kalp ağızdan çıkar)

Sarhoş Adam'a kapıyı açmak ne kadar mallık ise, bu kadar sarhoş bir adama yeni yapılan pırasalı ıspanaklı frittata'dan verilmesi o kadar saflıktır!!

SARHOŞ ADAM: Ellerine sağlık, joook güsel olmuj ! Ne kadar da özlemişim seni görmeyi!
BURÇİN             : (yemezler ve yorgun halimle) Afiyet olsun!...
SARHOŞ ADAM: Yoook, ben gerçekten özlemişim! Bu evi, kokusunu, yajjjatamadığın çiçekleri, kendine zarar vermelerini...
BURÇİN             : (devam edecek, devam edecekkkk...)
SARHOŞ ADAM: bÖÖÖÖğğğkyykkk....

Ne kustuğu yerde kalabildi Sarhoş adam, ne banyoya yetişebildi... Evin koridorundaki kalebodurlara desenler yapabildi sadece... Önceleri anlamsız, sonra -sarhoşluğun yavşaklığı ile dibe vurmuşluğu arasında- yamuk bir kalp ve tipsiz bir B ! Epeyde güldü bunları yaparken ?!? Ben...? Vücudundan alkol sebebiyle nadiren birşeyler çıkaran (kıyafet dışında) ben, dehşetle seyredip, saçlarını tuttum! Bir insan evladının böyle bir karışımı nasıl yaratabildiğine şaşırdım! Biraz da ensesini sevdim... Tek tanıdık, sevdik yer olduğundan değil sadece, kokusunu da bildiğimden!

Ev...? Ev temiz... Tertemiz! Kendimi , " neden her hafta kadına 60 lira veriyorum ki" diye sorgulatacak kadar temiz... Adamı bir taksiye koyduktan sonra, tüm kusmuklarla beraber onu da yıkadım evden ve şimdi her yer tertemiz... Bildik kokuyu da yarın gidip alacağım! Madem seviyorum bu kadar erkek erkek kokayım biraz!

Sarhoş Adam... ? Evine varmış sağ salim, mesaj attı! "Bla bla blaa... Seni ciook orzlemasim gerçekten" !? Benim istediğim birşeyi yapmadığı kesin... Gerçi hep öyle değil miydi zaten? :)))

18 Aralık 2009 Cuma

Ama o bana çarptııııı!!!...

Evet, ben ehliyetimi kaptırdım...
Evet, kaptırdıktan sonraki ilk 15 dakikada yeniden direksiyon başındaydım...
Evet, arada bir aklıma geliyor ehliyetsiz olduğum ama genelinde rahatım...
Evet, çok sorumsuz bir davranış ve gurur duymuyorum ama toplu taşıma opsiyonları benim bölgede limitli ve ben henüz daha bir taksi durağını zengin etmeyi planlamıyorum...
Evet, dün bana çarptı...!! Bir çöp konteynırı...
Akşam binbir toplantı, bir sürü repitatif cümle, domuz gribine inat bir dolu el sıkışma sonrası, spora takatimin hala olduğunu görüp, düştüm yollara...
Bir fırtına, bir yağmur, berbat bir soğuk, bol kırmızı far seli... Ve sen git koskoca çöp konteynırı havalan benim kaputa kon!
Arabayı sağa, sola, başka arabaya, yayaya, yaymayana, kediye, köpeye çarpmak kötü birşey, kabul! Ama bir şekilde görüş alanınız içinde geliştiği için daha çekilir bir dert... Heyhat arabanızın kaputuna havadan bir çöp konteynırı inerse, beyin falan kalmıyor ilk 5 dakika! Ben mesela - ne alakası varsa - uzaylılar savaş açtı diye düşündüm! Hani ülke içi kaosu geçtim, ülkeler arası muhteşem ilişkileri hiçe sayıyorum ve uzaylılar ile savaş başladığına inanıyorum! Saolsun beni hep bu fantezi beyin kurtarmıştır zaten hayatın monotonluğundan! Neyse herkes arabanın başına toplanıyor, ben arabadan iniyor, tekrar biniyor ve sağa çekiyor, o arada polis amcalar geliyor... Ve ben hiiiççç mi hiiiçç hatırlamıyor ehliyeti kaptırdığımı!
Benim embesil espri anlayışım olmasa belki basıp gidecekler... Ama ben ne yapıyorum "şikayetçiyim memur bey, bana çarptı" diyorum..."Ehliyet, ruhsat o zaman".....SESSİZLİK... GERİZEKALI OLDUĞUMUN FARKINA VARMA... AKŞAMIN O SAATİ HİÇ BİR POLİS TEŞKİLATI ÜYESİNİ ABUK ESPRİLER İLE RAHATSIZ ETMEMEK GEREKTİĞİNİ ANLAMA... OLMAYAN BİR EHLİYET, İNATLA İSTEYEN BİR TRAFİK POLİSİ... Battı balık yan gider gibi düz bir mantık ile, " hayır o bana çarptı önce onun belgeleri kontrol edilsin" dedim ben... Gerisi iyilik sağlık... Bol yalan, biraz manifesto, içine çökmüş bir kaput, 5 iş günü içinde trafiğe heba edilmiş bir dolu para, trafik polislerinden "seni bir daha buralarda görmeyelim" bakışı, bu kadar efor karşısı kesin bir saat kardiyo kadar kalori yaktığına inanan bir beyin, akşamın en üzeri kaportacı amcanın aranıp yağlı çekiç için randevu alınması, hiç bir kayda değer aktivite gerçekleştirmeden kaportacıda demli iki çay arası son bulan gece...
Allah'tan commit edemeyen adam geldi, daha da geç saatlerde... Çok daha geçlerine kadar oturup konuştuk, gülüştük, seviştik... Ona anlatmadım ama uzaylıların saldırısını... Yine de bu haftasonu Avatar'a gitmeye karar verdik...

17 Aralık 2009 Perşembe

İçimde kendimi kaybettiğim...


Kaç farklı ben var içimde? Nasıl hepsi bu kadar özerk olabiliyorlar birbirlerinden? Sıkışmıyorlar mı içimde, hele de kilo verip bünyeyi küçültüyorken? Nasıl bu kadar farklı olabiliyorum kendimden? Hangi sesleri dinlemem gerekiyor içimde? Niye bazen hepsi susuyorlar ve ben çıldırıyorum? Sessizliği hep mi sevmedim ben acaba? O zaman niye fazla sese de katlanamıyorum? Hangi ben neyi seviyor, kime ne sözler veriyor, kimlerle iş pişiriyor, neye kin ve nefret duyuyor nasıl takip edeceğim? Parmak uçlarımı hangisi karıncalandırıyor, beynimi bir başkası uyuştururken... Nedir bu uzun zamandır içte duvarlara çarpıp eko yapan, ama ağzımı açar açmaz tıp oynayan çığlık halleri? Hangi ben'i aradan çekip çıkarmalıyım, diğerini en derinlere hapsederken?

Sorularım çoğaldıkça, ben'ler de mi artıyor içimde? Kime güveneceğini, neye inanacağını, nasıl yürüyeceğini, en çok ne zaman seveceğini, kimlerle sevişeceğini bilmeyen, bilemeyen ben'ler... Bir sabah hepsinden kaçıp kurtulasım varken, akşamına nasıl candan sarılıyorum onlara? Ortak noktaları arayışları...Nerede, nasıl, kim, neden'leri ile birlikte... Ortak noktaları sıkılmışlıkları.... Hayretle açtıkları gözlerini ve şaşkınlıktan kapayamadıkları ağızlarını saymazsak eğer...

İçimden ışıklar saçarak uyandığım bir sabaha kalkmak istiyorum... Beni çığlıklarımın sesi ile gözlerimin nemi değil, dinginliğimin ta kendisi iteklesin günün içine! Hiç konuşulmamış sözlerim olmasın... Gözlerim bakarken kaçırılmak zorunda kalmasın... Sesim kısılmasın... Güvensizliğim olmasın... İnsanlar - adam,kadın, genç, yaşlı, güzel, çirkin, şişman, zayıf, alkollü, alkolsüz, mutlu, mutsuz farketmeksizin - İNSAN olsunlar! Hayallerim kendimi tekrar ettiğim yerlerde takılı kalmasın... Beraber yürüyelim onlarla, en ütopiklerine bile ulaşabilirim mutluluğu ile!

Lütfen birileri içimdeki ben'lerden birinin sesini duysun... duysun ve anlasın... Çünkü ben yoruldum tekrarlardan, taklalardan, hissedememekten, güvensizlikten, anlamsız paranoyalar arası yitirdiğim tırnaklardan.. Ben gerçekten çok yoruldum çok sevdiğim insan ırkı ile uğraşmaktan! Ve yoruldum başladığım yere geri dönmelerden...

13 Aralık 2009 Pazar

Sıradan bir haftasonu özeti...

10 sene ve bolca alkollü araba kullanma tecrübesinden sonra cuma gidilen cumartesi terk edilen mekan sonrası ehliyet yüksek promiller uğruna 6 aylığına kaptırıldı... Checkkk!

3 hatun uzunca aradan sonra toplanılıp bol dedikodu yapıldı.... Checkkk!

Masaya sonradan kaynayan şahıs tarafından, ona da alkolün verdiğini sandığımız cesaret ile, evlenme teklif edildi...Checkkk!

Polis teşkilatından ehliyeti alan polise alkollü kafa ile yazıldığı için, sözlü ilan edilindi... Checkkk!

Mekan terk edilirken çıtır ama yakışıklı bir adamla tanışıldı. Ne zaman tekrar görebileceğini sormakta, cevapsız bırakılmakta... Checkkk!

Ehliyet kaptırılmış olunsa da en zil zurna hal ile ekip evlerine bırakıldı ve commit edemeyen adama gidildi... Checkkk!

Bir küçük rakı üzeri bolca viski ve muhabbet sonrası commit edemeyen adamın kollarında itina ile sızıldı... Sevişmek hak getire, yatağı bulduğumuza şükredelim! Checkkk!

Sabaha karşı girilen yataktan kramplar içinde fırlanıldı, alkol koması paniği regl olmanın verdiği rahatsızlık ile bertaraf edildi... Checkkk!
    Sevişmek yine hak getire... Checkk!

    Commit edemeyen adam ile tüm bir cumartesi tıklım tıkış bir alışveriş merkezinde bolca ve keyiflice alışveriş yapıldı...Checkk!

    Akşamın bir karanlığı eve dönülüp yılbaşı şımartması yeni fotoğraf makinasını keşfe çıkıldı... Ansiklopedi şeklinde hazırlanmış kullanım klavuzunda kaybolundu! Yeni makinaya aşık olundu ama taşıması için de acilen bir köle bulunmasına karar verildi... Checkkk!

    Önde halen daha geçirilecek koca bir pazar, buluşulacak çok tatlı insanlar, oturulacak inanılmaz keyifli bir rakı balık sofrası olduğu düşünülüp bol bol gülümsendi... Checkkk

    Bu haftasonu "yılbaşı özel listesi"ne yeni bir dilek eklemek istiyorum!


    Değerli Noel Baba,


    Bir salaklık yaptım, ders oldu... Şimdi lütfen ya zamanı hızlı geçiren bir icat sun bana ya da 2 Ocak sabahı ehliyetimi...Bir daha alkollü araba kullanmayacağıma söz verir, tombul yanaklarından içtenlikle öper, ren geyiklerine sevgilerimi gönderirim...

    Varlığına her zaman inanmış ve güvenmiş olan Burçin,

    7 Aralık 2009 Pazartesi

    Anneme de birşeyler oldu sonunda... :))

    Cuma günü bir toplantı için o kadar iş yoğunluğunda taaa bilmem nerelere gidiliyor... Kısmen önemli biriyle buluşulacak, işle ilgili bazı tüyolar alınacak... Anne yolda giderken aranıyor... Toplantı sonrası haberleşiriz diye telefon kapatılıyor...

    toplantı...
    toplantı....
    toplantı.....

    Sonrası...

    - Annişkoların şekeri, naber?
    - Bitti mi toplantı?
    - yok annecim, bitmedi, tam ortasında arayıp böyle yayvan konuşuyorum ?!
    - amaaan benimki de soru sadece işte... Nasıl geçti?
    - Harika geçti? Süper bir adam, çok keyifli bir toplantı oldu.. Çok bilgili, çok da komik!...
    - Bekar mı?
    - Yuuuuuuuuhhhhhh anne!!! Adamın 60 yaşında olmasını geçtim, bu kadar mı kitlendin bu olaya?!

    Mahalle baskısını kendi kendine yapan bu en sevdiğim hatun, uçana kaçana bekar mı muhabbeti yapmakta son zamanlarda... bir işaret mi göndermeye çalışıyor, yoksa boş zamanı çok bana mı sardı anlamaya çalışıyorum...

    4 Aralık 2009 Cuma

    Gölgem, ben ve yeni yıl...

    Yok işte olmuyor.. Yazamıyorsan, yazmak istemiyorsan, yazasın bir kaç saniye kapı eşiğinden görünüp sonra yoğunluğundan korkup kaçıyorsa, anlatacak şeyler çok ama kelimeler inatçı, eller bağlanmış, beyin de kitlenmiş ise başka yerlerde, O.L.M.U.Y.O.R...
    Hep merak ediyorum köşe yazarları ne yapar diye böyle durumlarda? Yok öyle kendimi falan karşılaştırdığım! Haşa ne haddime hatta! Ama onlarda kitlenirler mi bazen? Anlatmak istediklerini anlatamadıkları olur mu? Neyse, baksınlar başlarının çaresine... Bir de onlara takılırsam totomda bile zona çıkaracağım heralde!...
    Sıkıntı, yoğunluk, az uyku, uykuda bile iş, bir adam, uzun zamandan sonra düzgün bir ilişki gibi gözüken, ama her seferinde de yüzüme "şu an kendimi commit edemiyorum" diyen, inanılmaz yatak efsaneleri, hala sıcak giden havalar, Alp'lere bile yeni yeni yağan geç kalmış kar, siyah çam ağacı arayıp bulamama halleri, kalbi halen daha uzaklara kitleme, yol yapmak isteme, yeşil çay yapraklı çayı içerken her seferinde yapraklardan boğulma, yorgunluk, 8 haftada verilen 5 kilo ve 2.8 kg yağ, tırnakların hepsinin aylardır sağlam ve kemirilmemiş olması, kitap okuyamama, dergi bile bakmaktan sıkılma, Yeni Zelanda'da iş başvurusunda bulunma, psiko-meditasyon hocam ve ekibi tarafından hiperaktif, hatta über-aktif ilan edilip yeni bir ekibe terfi ettirilme, bazı geceler ne olduğunu hatırlamayacağım kadar çok içme, çok yeni insanlar tanıma ve onları çok sevme, zamanında aşık olunan adamdan çok yakında yurda geri döneceğini öğrenme...
    Bu mudur özeti derseniz, ehh üç aşağı beş yukarı budur...
    Nadiren son zamanlarda katliam yapmak istiyorum sadece... Önce tek kişi ile başlıyor bu his... Kesin anlamsız birşey söylemiş, haybeye diklenmiş, ya da tam bir amsalak oluyor... Ahhh diyorum içinden, sakin ol Burçin... eli kana bulamaya, suç aletini saklamak için planlar yapmaya, fellik fellik kaçıp saklanmaya hiç gerek yok hayatında... Sıkıyorum dişleri, kös kös önüme bakarak gidiyorum kendi yoluma... Aklımda hep geride bıraktığım mikrobu temizlersem ne kadar mutlu olacağımın hayalleri!! Farklı şekillerde yok etmenin, ağzımı sulandıran korkutucu tadı ve görünce düşüp bayıldığım ama burnuma geldiğinde sevdiğim kan kokusu! Yalnız münasip bir plan yapmam gerek, yoksa ufak çaplı bir katliama gider sonuç... Olaya şahitlik eden, yakınından geçen, beni kanlı gören herkesi de ortadan kaldırmak zorunda kalırım, o kadar vakit ve takat yok bende...

    Yeni yıl geliyor...

    İki sıfır sıfır dokuz, hazırız bekliyoruzzz şarkısını daha dün söylemiyor muyduk biz yaaa? Yoksa ben ağzına takılan şarkıyı fazlaca uzun süre söyleyenlerden miyim? 2010'a uygun nasıl bir şarkı yazacaklar acaba? Ben bazı şeylere takıntı ile bağlanan insanlardanım, bu yılın da bir şarkısı olmalı o yüzden... Hem belki bu sefer benim mırıltılarım ile 2010'un şarkısı aynı tınılarda buluşur, o zaman çok daha şen şakrak olur hayat, hayal, herkes....
    Ne kadar çabuk ve güzel geçti 2009 !!? He, dönüp okursam yazdıklarımı, hep bir şikayet hallerim var... Kadere isyan, adama isyan, pozisyona isyan, Fener'e isyan, Cimbom'a küfür, ülkeye isyan, sessizliğe alışmış koyun halimize isyan... Gırla gidiyor isyankar hallerim... Ama özünde güzel bir yıl oldu gibi gibi sanki... Sağlık cephesinde savaş biraz ağır geçti sadece... o cephede yeniğiz sanırım zaten ailece... Anne fıtık, anneanne alzheimer, ben uçuklar kraliçesi... 2010 öncesi, hazır az kalmışken, askerleri geri çekip, biraz dinlendirmek, sonra da en kallavi naralar ile yeniden saldırmak lazım o cephede... 2010'da böyle geçemez çünkü, geçmemeli... Yoksa soyağacını önümüzdeki sene noktalayacağız gibi gözükmekte...

    İsteyeceklerimin listesini yapmaya başlasam aslında... Kırmızı donumu hazırlasam... Bu sefer kapının önünde kırmak için en güzel narı bulsam... Siyah çam ağacı süslesem... En sevdiklerim, çok eğlendiklerimin hepsi ile birlikte aynı yerde olabilsem... Elimde çok lezzetli şarabım olsa... Commit edemeyen adam yanımda olsa... Tam 12 olunca dudaklarıma çoook güzel bir öpücük kondursa... Hayır sonra yine commit etmesin istemezse... Zorlayan yok kimseyi bu saatten, bu yaştan sonra... He, tabii bende neye, kime, nasıl commit edeceğime bir karar versem bu arada iyi olacak!

    Evet,evet... Bugün yarın oturup bir TO DO ve TO WISH list yapayım "ikisıfıron'dayızzzz, hazırız kırdonlayızzzzz" için...

    3 Aralık 2009 Perşembe

    Yapabilir miyim acaba?



    Taptaze yaşlanmayı da öğrenmem gerekecek
    Sevgilime İtiraf - İsmet ÖZEL

    2 Aralık 2009 Çarşamba

    30 Kasım 2009 Pazartesi

    Ay'ım olur musunuz?

    Kaç bulut geçmeli ki tepemden daha? Ya da ben üstüne çıkıp kaç tanesini gerilerde bırakmalıyım?Kaç adam "orjinalsin" demeli, sonra göklerimden kaymalı? Her zaman hepsini " yıldız" mı yapmalıyım... Aslında hep bir ay düşlerken ben...

    On the footsteps of Picasso

    HUMAN LOVE IS FINITE, BUT PASSIONATE LOVE IS NEVER ENDING
    Ihara SAIKAKU




    23 Kasım 2009 Pazartesi

    Dün geceye damgasını vuran söz :)



    SUCCESS IS LIKE PREGNANCY! EVERYBODY CONGRATULATES YOU, BUT NOBODY KNOWS HOW MANY TIMES YOU'VE BEEN FUCKED BEFORE...
    Winston CHURCHILL

    21 Kasım 2009 Cumartesi

    Böyle mi yapmaya çalışıyorum acaba? Ufff, hani bu meditation rahatlatacaktı? :))



    Experience praises

    the most happy

    the one

    who made the most people

    happy.
    Karl Marx

    Şaşkınım... @the meditation VOL.2

    Bugünkü psiko-meditation'da dünyanın en göt hatunu çıktım!
    Hayır insanların beni yanlış tanımasını istemem, ama hocam bayağı bir burun kıvırarak baktı çıkarken yüzüme! Kırıldım...
    Suç bende değil ama! Sordu söyledim! Zorladı biraz, daha kendini ver diye! Verdim! Ben kendimi verince işin hep böyle suyu çıkıyor zaten! Burçin Syndrome! Ağır metal fazlalığı gibi birşeyim bende! Öyle hissettim gerçekten bugün kendimi!
    Yalnız benim bu psiko-meditation olayını hafif açmam, biraz anlatmam lazım! Olay öyle sadece kıvır kolu, kıvır bacağı, o arada da anlat rahatla değil! Evet birşeyler kıvrılıyor illaki, en başında olduğum ve anti-esnek bir insan olduğum için kramplar var biraz, anlatıyorsunda hoca (cami imamı mı ya bu!??!) sordukça... Ama bir de kaydediyorlar seni! Oran buraya karışmış bir halde badır da badır anlatıyorsun... Şimdi böyle anlatınca size pilates'in dedikodulu versiyonu gibi gelebilir! Yok ama değil! Ciddi bir beyin yıkama var ve ben bugün farkettim ki pek bir kaptırıyorum kendimi!
    Bugün uyku yoktu... Çok horladığımdan değil de, biraz daha "seni tanıyalım" moduna girdiğimiz için... (ayrıca ben horlamıyorum) Bugün bol bol "zen'im ama sessiz de kalamam" modu vardı! En azından seans sırasında! Sonra oturduk videonun ilk yarım saatini seyrettik..!! Tanrım beni baştan yarat, diyesim geldi! Hayır en çok neye üzüldüm bilmiyorum! Bu kadar vurdumduymaz, bu kadar sallapati olduğuma mı yoksa hocanın tüm söylediklerimi ikinci kere dinlemek zorunda kalmasına mı?! Onun dediğine göre bazen üç, hatta dört kere dinlemek durumları olabiliyormuş... Beni bir kere daha dinlemek, seyretmek istermiş!!!! Hadi buradan yakın, üç michelin yıldızlı bir göt'üm! Beş kere izlediği var mı bilmiyorum?! Soramadım !! Ama benim kaliteden ödün vermediğim bir kesin!!!?
    Ve bir de duymanın yanında seyredince, insan daha bir fena oluyor! Ahhh, o nasıl bir surat öyle! :( OK, orayı burayı kıvırmanın - düzeltiyorum, kıvırmaya çalışmanın - illaki bir sıkıntısı var! Bir iki derse az daha esnersem, daha melek bir suratla görmek isterim kendimi! Ama en acı şeyleri anlatırken, en ezdiklerimi, yürüyüp geçtiklerimi, hiçe sayanları ve benim saydıklarımı, astığım suratları anlatırken nasıl bir vurdumduymazlık, bazen kin, genelde alay, aşağılama var suratımda... Boş vites yokuş aşağı iniyorum... Yokuş boyunca toplayabildiğim kadar şeyi, "herşeyi", toplamaya çalışıyorum! Sıkılınca, kırılınca, arabada yer kalmayınca, sallamayınca, bazen de korkunca atıyorum hepsini aşağı! Onunla beraber atamadığım parçalar beynin bagajında ama hep... İnsanlar değil sadece, işler, görevler, hobiler, seçimler de atılabiliyorlar arabadan! Hıza baktığım yok, bir yerlere çarpmaktan korktuğum da... Duvar çok uzakta diye bir hayal kurmuşum çünkü! Ve ben çok güzel araba kullanırım! Hayal ettiğim, yapmak istediğim, düzeltmeye çalıştığım, durdurmak istediğim herşey ve herkesden bahsederken de çok asabiyim! Hayal hayalliğini kaybediyor, düzen kaosa dönüyor yüzümde! Ekliyorum, deniyorum, tanımaya çalışıyorum ve herhangi en ufak bir soru işareti ya da sıkıntı da silmeye çalışıyorum! Tükenmez kalemle yazdığımı unutarak!! Hiç bir şey silinmiyor, sayfam bir bulamaç! Birbirine karışan hayatlar, zevkler, kalpler, sözler... Oysa ki biliyorum, hep biliyordum, on milyon kere de seyretsem videoyu, yine bileceğim, aslında sadece mutluluk hayal ediyorum! Öyle toz pembe dünya, uçan kuşlar, fiesta siesta değil de, beyin mutluluğumu! Yüzümde ki gülümsemenin yanında beynimde de gülücükler olsun istiyorum! Bir büyük yeşil efe ya da \\ çayır çimen // gülücüğü değil de "EvEeeEeeTTtttT :)) " gülücüğü... Neye evet, neden evet diye sorarsanız, onu da bulucam! Ne olduğunu değil de - onu heralde biliyorum - nasıl kelimelere dökebileceğimin yollarını !!
    Hocam mı ne dedi?? "üçüncü seansı çarşambadan önce yapmayalım Burçin Hanım!" - e haklı, daha öncesinde benle bir seans daha kaldıramayabilir! :S :S " haftaya bir hiperaktivite uzmanımız da bize biraz katılacak!" - yuh, 30 yaşında hatuna hiperaktif tanısı konursa, ayıp bana başka hiçbir şey değil.
    @the meditation VOL.3 biraz gözümde büyümekte...

    20 Kasım 2009 Cuma

    Benim de...

    Yüreğimin özünde başka yarınlar var.
    Mevlana Celaleddin Rumi

    KaPaK oLsUn...


    19 Kasım 2009 Perşembe

    Oynatmaya az kaldı doktorum nerde? - @ the meditation VOL.1



    Bir zamandır bir uçuk vakasıyla karşı karşıyayım... Hep aynı yerde çıkan, beni seven, benim artık fazla takmayıp, alıştığım bir tarz...OK, litaratüre geçmem ama, daha da çözüm bulan tek Allah'ın kulu profesör tanımadım! Ki bayağı da gezdim aralarında... Hep bir ilaç olayı, habire bir kan testi, kollar bie eroinmen kadar mor, seçilen kıyafetler her daim uzun kollu... Son noktayı söylüyorum: Bir "okuyan babaanne" modeli varmış, yarın itibarı ile ana-kız bu "babaanne"yi bulmaya çalışacağız!!!! "Anneanne" olur mu'nun cevabı yarın geleceği için, arama kümesi genişleyebilir!! ÇOk ciddiyim, ama bu ciddiyet bir yana, konu başka...
    Uçuktu, uçmadıktı derken, ben bu hafta son noktanın bir önü - alternatif tıpta - aradım çözümü... Zzzzt doktora gittim, bzzzzttt semtte, çüüüüüşşşş paralar bayıldım, elde ne var diye sorarsanız; iki reçete ilaç - ki bu günde 6 hap falan yapıyor(ama lütfeeeennnn, hepsi "herbalmış"!!), bu ilaçların bir kısmı yurtdışından gelecekmiş (haydööööö), ama aslında herşeyim çok iyiymiş, bir tek ağır metal yükü almış başını gitmiş! (nedir derseniz, 2 kişi anlattı, hiçbiri tam anlatmadı, ama bu mereti sudan, havadan, dişteki dolgudan bile alıyormuşsunuz! Dolguyu hadi oldum olası sevmedim, o haketti bunu!! Ama hava, su...?! Nasıl yaşıyacağım'a cevap vermediler bir türlü?)!! Büyük hayal kırıklığı! Alternatif tıp Burçin'in sahasında tıp'sızlığa karşı 1 -0 yenik durumda! Yalnız bir tek ilk seansta verdikleri bazı tüyolar için, ben kendilerini hükmen GALİP ilan ediyorum! İlaç manyağı olan ben, ilk defa Zzzzt doktorda, bzzzzttt semtte ki, stres ve hayatın kontrolü ile ilgili bazı şehir efsaneleri öğrendin ve denemeye karar verdim! Şimdi Zzzzt doktorun tavsiyesi ile Krrrrrrt yerde psiko-meditasyon vari birşeye başladım!
    Bu nedir derseniz, pelte halinizin sorular sorulup konuşanı! İki işi bir arada nadiren yapabilen ben, çoook zevk aldıysam, bazılarınız bayılır! Onlara Krrrrrt yerin bilgilerini vericem!
    İlk intiba - SEVİLEBİLİR!
    Ben bir anlattım, bir anlattım, sonra da horul gürül uyudum... Gerçi rüya sandığım şeyde bile halen biraz iş yaptım ama olsun! Psiko-meditasyon hocam ona da çözüm bulacak :))
    Bir de gönül ile ilgili şikayetlerden konuşturdu beni... Yaş 30-1, medeni durum bekar, zaman da 21.yüzyıl olunca konuya giriş de fazla fast food cinsi... Gerçi en cırcır ağzımla kısa bir özet verdim kendisine! Sıra ve sayıda ufak hatalar yapmış olsam da... :)
    Şimdi mi? Aynıyım... ama destur daha birinci seans! Kalbi psiko meditasyon merkezinde bıraktım... 30.000 km bakımı ve iç-dış yıkama üstü past cila için... Ama beyni almak gerekti, bir iş yemeği nedeniyle! İkinci ziyarette onu da verip bir rektifiyeye sokucam!
    Hocam mı ne dedi? "Meditasyonu biraz daha hafif tutup, psikolojik bölüme biraz daha yönelebiliriz" :)) Bu uçuklar haybeye mi çıkıyor sanıyorsunuz? :)
    @the meditation VOL.2'da görüşürüz...

    16 Kasım 2009 Pazartesi

    Love me do...

    15 Kasım 2009 Pazar

    Meyhanenin bilindik masası...

    Zaman gerçekten su gibi akıp geçiyor...
    Ve zamanında bulunduğunuz bir yere uzuuun zaman sonra yine uğrayıp, şaşıyorsunuz o zaman ben yine buralardaydım'larla...
    Dün gece aynı meyhanenin önündeyim... Yine alkol var kanda... Başka eşlik edenler bu sefer... içlerinden bazıları belki yine kalp kırıp yarı yollarda bırakacak... Bir kısmı da - biliyorum - ve hatta eminim - bundan sonra hep yanımda, yakınlarımda olacak... Sarhoşluğun iki arasında aylar önce aynı meyhane de nasıl iki koltuk değneği bir kırık ayak ile O'nun yanında oturduğumu hatırlıyorum... Semtin kalabalık ve arnavut kaldırımlı sokaklarını, sırf O'nu görücem diye bir ayağımda beyaz converse diğerinde alçı üstü 55 numara ayak için çorapla seke seke geçmişim... Köşelerden toplamış beni... Ki alışık aslında kendisi ayak, bacak kıranlara ... Küfrediyorum kendime " adama kendini başka türlü gösteremedin mi" diye... Bana baktıkça eskiyi hatırladığı çok belli...
    Dün gece hemen çaprazında sokakta içiyorum... Alçı yok bu sefer, yeni bir adam var, nerelere koyacağımı, nerede olacağını tam bilmediğim... Gözüm kayıyor aynı masaya, sigara dumanları arası.... Etrafımdakilerle konuşurken nasıl başka bir zamanda olabiliyorum ben? Nasıl o geceyi her saniyesi ile hatırlıyorum... iki koltuk değneği ve ağrı kesicilere inat bir büyük içiyorum... Meyhane çıkışı başka bir mekana zil zurna, ama koltuk değneklerinde sekerek, yardım almayacak kadar kibirli, gidiyoruz... Bünyenin istihap haddini aşan ama tef, saz, meyhane şarkıları eşliğinde bir kaç duble daha... Herkesin takdiri üzerimde!! Çünkü ben alçı üstü çorabı çıkarıp elimde mendil gibi sallayarak halay başı bile oluyorum... Sonra evine gidiyoruz, kalabalıkça.... O kadar alkole rağmen ağrının en uç noktalarındayım... Ben ayağıda bu adam için kırmamışmıydım zaten?
    Nerelere gidiyor zihin... Halbuki ne kadar uzun zaman geçmişti...
    29 oluyorum o gece... Bir rum tavernasında Boğaz'a karşı kutlama var... Kalbimde baş davetlim, ama O gelmiyor... Hamam ve kese sonrası mayışmış, çıkamazmış... Bir bölümünü tanımadığım masada, dondurmalı irmik helvası pasta üfleyip, Yunan şarkıları söylüyorum... Çok sarhoşuz hepimiz, tef çalmaktan eller harap... 14 cm'lik topuklular üzerinde hoplayıp zıplarken yanlış bir hamle ve garson kontrpiyede kalarak bana çelme çakıyor... O başka bir masaya savrulurken ben sağ bileği çatırrt diye yan yatırarak yerdeyim... Toparlanıp kalkıyorum, sarhoşluğumdan eser yok... Acı beyin damarlarını o kadar zorluyor ki, ulu orta kusasım var... Çöküyorum yakındaki sandalyeye, kendi doğumgünümden serçeler gibi sekerek ilk ayrılan benim... Çaktırmadan... Bindiğim takside hangi inatla bilemeden ayakkabılar hala ayağımda O'nu arıyorum ben düştüm diye... Biraz dil dökme arkası evinin önünde buluşuyoruz.... Rezilliğim ön planda ama elini bile tutmadan duvarları tırmalayarak yürüyorum... Koltuğa kendimi attığım an ayakkabıyı ayağımdan fırlattığım anla aynı... Sağ ayak saniyesinde şekil değiştirerek bir Yeti kıvamına bürünüyor... Buz poşetleri elinde ayağımı kucağına koymaya çalışırken acı değil heyecan duyduğum... İlk defa dokunuyor bana... OK, ayağıma! Aklımdan ilk geçen - Allah'tan bugün pedikür yaptırmışım - !?! O kadar salağım yani ve o kadar aşık!! "kırık yok" diyor... "ben anlarım"! Anlar heralde diyorum içimden, söylediği kitap, kanun benim için! Yatağını açıyor, ben seke seke bütün evi geçip yatağa atıyorum kendimi, hastaneye yarın gideceğiz... Ağrıdan değil saat, saniyeler geçmiyor! Adam her off'ladığımda kapıda... Rahatsız etmemek adına suratıma dayadığım yastık yüzünden boğulacağım... Sabah olmak bilmiyor ve çişim geliyor... Yataktan kıvranarak inip, kıç üstü bütün evi sürünerek geçiyorum! Artık yürümek mümkün değil çünkü!! Klozet önü pozisyonum kusmaya gelmiş olsam, bulunmaz hint kumaşı! Ama çişim var benim ve ayağa kalkamıyorum! Uzun uğraşlar, sessiz çığlıklar ve bir dolu acı gözyaşı sonrası popoyu kapağa koymayı başardığımda Everest'e çıkmışım başarısı var damarlarımda! İşlem tamamlanıp kendimi tuvaletten nasıl attığımı ve salona nasıl gittiğimi anlatmıyorum bile! Arkamda ya da altımda bıraktığım tüm parkeler yeni cilalanmış gibi parlıyor, sürünerek sürdürdüğüm aktivitelerimde... Saatler geçiyor ve uyanıp, beni koridorun yerinde otururken bulduğunda gülmeye başlıyor... Takatim kalmamış artık koskoca evi popo üstü dolaşmaya... Yatak falan gözümde yok, yerde yatıyorum! İyileştiğini umduğu ayağıma bakmasıyla üstünü değiştirmesi bir oluyor! Arka sokaktaki hastaneye gitmek üzere yola çıkıyoruz... Ayağımda beyaz çoraplar, artık yüzsüzce ağlıyorum! Ayağıma, acıma, rezilliğime, sürünmekten ezilmiş popoma, bir pandaya benzeyen makyajı akmış gözlerime... Acil'e afilli bir giriş ve derhal ilgili ortopedistin odasındayız... Ayağıma bastırdıkça benden tekme ve en kallavi küfürleri yiyen doktor O'na dönüp, "eşinizin ayağının röntgeni çekilmeli. Sanırım kırık var ve bağları koparmış" diyor... Artık kusasım var... O gülümsüyor! Tekerlekli sandalyemi itmesin diye sağa sola çarparak ilerlerken su makinasına çarpan ben'in peşinden koşmakta... Röntgene bile benimle giriyor! Aynı radrasyona maruz kalıyoruz diye, pek bir keyifliyim... Romantikliğimin içine sıçsınlar! Röntgen sonucu geliyor ve sağ ayak bitik durumda... Şekilli bir alçı yapıp, nasıl kullanıldığını öğrenmeyi son güne kadar reddettiğim iki koltuk değneği tutuşturuyorlar elime... Doktorun yardımcısı kasaya yakın bir yerde beni itmeyi bırakıp " Eşiniz hesabı ödedikten sonra gidebilirsiniz" dediğinde dayanacak gücüm kalmamış olmalı ki "O benim eşim değiiilll" diye anırıp, ödeme bankosuna tekerlekli sandalye ve uzunluğunu hesaplayamadığım alçılı sağ ayak ile bodoslama giriyorum! ACIIIIIII !!! Evime bırakıyor beni sonra, bolca sandwich ve kurabiye eşliğinde... Kapının önünde gitmesi için yalvarırken, apartmana nasıl gireceğimin hesabını hiç yapmamış olmalıyım... Arabadan bile inemezken, o kadar merdiven nasıl aşılacak??... Sonra eve nasıl tırmanılacak... Kucağına almak istiyor beni, "yok artık" diyorum! Popo üstü inme çabalarım sonuç vermeyince "babamı istiyorum" salya sümüğü ile başlıyorum zırlamaya yeniden! "Yok, hayır, olmaz"larım arasında sırtlıyor beni... Adama bir gece evvel ayak ovdurup, ertesi gün kıçı gösterdiğimde anlamalıydım aslında bu ilişkinin devam etmeyeceğini :)) Önce sekiz basamak seyrediyor popomu, sonrada bir 10 basamak... Niye kilo aldım ki ben bu kadar diye kızıyorum kendime... Yatağa yatırıyor, ilaçlarımı alıyor, her türlü ekipmanı hazırlayıp gidiyor sonra...
    İşte ben ayağı böyle kırmış oluyorum...
    Zaman gerçekten su gibi akıp geçiyor... Ama benim beynim bu kadar ayrıntıyı niye aynı hızla silmiyor?!
    Elimde içkim, sigara molası için kalabalık grupla kapının önündeyim... Gözüm çaprazdaki meyhanenin bilindik masasında... Bir yandan da birşeyler anlatıyorum hafif peltekleşen dilimle yanımdakilere... Yeni adamın hoşuna gitmiş olmalı ki anlattıklarım dudağıma bir öpücük konduruyor... Suratına bakıyorum, gülümsüyorum... Bu kadar içki yeter, birazdan bu adamla sevişmeye gideceğim...

    13 Kasım 2009 Cuma

    Pardon, bakar mısınız ? Tanışmıydık ? Sevişmiş miydik?

    Dünya küçük... Öyle bilmem kaç milyar olduğumuza, 150 milyon kilometre kare bir alana yayıldığımıza, bu alanın yaklaşık üç katının su olup, oralara henüz daha yayılamadığımıza hiç aldırış etmeyin!! Dünya küçük!!
    Dünya ile alıp veremediğim değil konu zaten, küçüklüğe takıldım ben! Bahtsız bedevi olarak sürdürdüğüm son zamanların en bomba olaylarından biri bugün başıma geliyor ve benim suskunluğumu sona erdiriyor... Bunu yazmam gerek, bunu anlatmalıyım ki, herkese ders olsun, her yerde herkese herşeyi anlatmayın! Hele de aynı adamla yatmış olduğunuz hatuna !!!
    Zor günler geçiyor... Birşeyleri sorguladığım, sessiz kalmayı tercih ettiğim, işteki yoğunluktan yastığa cm'ler kala uykuya daldığım, yeni birşeyler yapmak istediğim, ne istediğime karar veremediğim, birçok hareketimi sorguladığım günler... Ve ben bugün diyorum ki - yeter - bir mola için işin en cıvcıklı, elemanların en sorunlu, patronların en habersiz anlarında, stresten cüzzamlı bir hastaya benzeyen suratımı dik yakalar arkasına saklayıp basıp gidiyorum Boğaz'a... Telefonlar kapalı, akılda yine biraz gemi saymak var, biraz Boğaz'a bakmak, bir kahve, sonrasında belki bir çay... Allah'ın bankında otururken ve büyük kararları tankerler, küçüklerini tekne bozuntuları arasında vermeye çalışırken, adımı haykırarak koşan bir arkadaş... Tüh yakalandım'ların keyifsizliği, hatunun şen şakraklığı karşısında kaybolup gidiyor ve ben Allah'ın bankı yerine az tanıdığım şen şakrak hatun ve hiç tanımadığım hemcinsimiz ile bir cafe'deyim... Yine Boğaz'a nazır... Hızlı bilgi alışverişi sonrası, tam da kalkma çabaları öncesi şen şakrak arkadaş bir işini halletmek üzere hiç tanımadığım hemcinsi bana emanet ederek gidiyor hatırlamadığım bir yerlere... Sıkıntılı dakikalar konu arayışları içinde eriyip giderken, hiç tanımadığım hem cins ile ortak nokta kalp kırıklığı... İsim vermenin gerekli olmadığı bir tanışıklığımız ve anlatasımız var ikimizinde... Başlarda sevimli gelen konuşma ilerledikçe tedirginliklerimiz de artmakta... Konu zaten aynı, konuk karşı cins, ama be kardeşim olaylarda mı bu kadar aynı olur, ya sözler? İşgilli popolarız biz, tıngırdıyoruz illaki... Şüphelendiğimiz, sormaktan korktuğumuz, çok paralel giden hikayeyi çözüme ulaştırmanın tek yolu var... Yatak efsaneleri... İlk on dakika sonunda o kadar belli ki, zamanında aynı adama gönül bağlandığı, sabahlara kadar sevişildiği, mutluluktan uçulduğu, popo üstü yere çakılındığı, kalp kırıklığı...
    Şen şakrak hatun geldi biz konunun girmememiz gereken bir yerlerindeyken... Ve şimdi eminim ikimizde hangimizin daha önce olduğunu merek ediyoruz...

    5 Kasım 2009 Perşembe

    Oynatmaya az kaldı...

    Sabahın 6sı kalkmak için çok erken olursa....
    Ayılmak için pakette kalan son sigara tam yakılırken mutfak dolap rafının çivisi gevşerse...
    İçindeki her türlü cam ıvır, zıvır, tabak, çanak, bardak aynı anda tezgaha ve oradan yere inerse...
    Bu iniş sırasında ödü boka karıştıracak şekilde bir gürültü çıkarsa...
    Öd boka karıştığı için eldeki son sigara itina ile fırlatılıp koltuğu yakarsa...
    Ufak çaplı yangın sabah 6 sendromu dolayısı ile elle söndürülürse...
    Büyük parçalar elle gerisi boyuna göre dünyayı süpürecek gibi ses çıkaran elektrik süpürgesi ile toplanırsa...
    Bu sesi duyan yeni alt komşu 6:41 itibarı ile kapıya dayanır, bas bas bağırırsa...
    Siz süpürgenin hortumu ile komşunun popoyu tanıştırmamak için kendinizi zor tutarsanız...
    Herşeyi toparladım, derken toparlanan torba toparlandığı yerden bir kere daha yere devrilirse...
    Cebren ve de hile ile ama çok geç duşa girilip duşta sıcak su akmazsa...
    Herşeye rağmen hazırlanılıp arka ve öne park eden iki ayrı andaval yüzünden 17 kere git gel yapılıp yola çıkılırsa...
    Çıkılan yol bir kabiliyetli kamyon şoförü sebebiyle tamamen kapanmış ise...
    Bu kadar hengameye işe çoooook geç kalınmış ve kallavi bir fırça yenmişse...
    Bir de müşterilerin hiçbiri tek tek gelmiyorsa...
    O zaman ya içten bir "ya sabır ya selamet, ya hikmet ya hidayet" çekin ya da oynatmaya az kalsın...

    4 Kasım 2009 Çarşamba

    Öğrenmenin yaşı yok!!

    Benim vapur yandan çarklı...

    Her "saklanıyorum artık" dediğimin arkası bir arayışlarda buldum kendimi... Neyi aradığımı tam bilemeden, belki de kendime bile ifade edemeden... Arayışın sonu birşeyleri bulma çabası hep sonuçsuz kaldı... Artık beyin yorgun, kalp bezmiş, gözler yaşsız, duygular sıfırlanmaya alışık, hatta yalama olmuş... Vücut derseniz farklı tatları, farklı anları denemenin verdiği tecrübe ile şaşkın! Alışacağını sandığı her arayışta yine kendine ve tek başına dönmenin verdiği alacakaranlıkla boğuşuyor şimdi...
    Limanlarda kalmayı sevmemişim ben hiç, bunu anlıyorum şimdilerde... Gemilere binip başka yerlere yolculuklar hep daha cazip gelmiş... Bir gezgin ruh salı verilmiş içime, ne kalbe hüküm mümkün ne bünyeye! Yakınmanın mutsuzluğu ile yolculuğun uzunluğu arasında ziyaret ettiklerim, yeni tanışıp çok sevdiklerim, hiç sevmeyip çekip gittiklerim, mavi boncuklarım ve bir de can simidim var! Her limanı terk edişimde, oralarda kalmayayım diye son dakika koşarak yetiştiğim gemime ayak basar basmaz can simidime sarılıyorum... "Bu da olmadı, buralarda da kalamadım, çünkü ben buna, buraya göre farklıyım" Katıla katıla güldüğüm, sarılarak rahatladığım, saçmalığını her seferinde kabul edip sinirlenerek denizlere fırlattığım can simidim... Korkuyorum... Derin denizler yanında buz kesen limanlardan... Tek başımalık yanında çok kalabalıklardan... Doğrularım yanında yaptığım tüm yanlışlarımdan... Çocukluğumun yanında artık büyüyor olmaktan.... Ve en çok da yalnızlıktan... Köşemde dinlenme zamanım yine, karar veremediklerimi kararsızlıklar dünyasında bırakmak zamanım! Verdiğim kararları en iyi niyetlerle uygulama zamanım... Sevgi çok ya bu içine sığamadığı beden de, işte sırf bu yüzden fazla saklanamam ben köşelerde... Belki tırnaklarımı göstererek çıkarım yeni tek başınalığımdan, ama çıkarım yine de! Uğranacak bir sürü ilginç liman, renklerini seyredecek bir sürü açık deniz, can simidim ve arzum oldukça kalamam köşelerde... Sadece biraz toparlanma molası bu! Biraz ne aradığını, nerede aradığını pusula ile belirleme zamanları...
    Bu yağmurlar ile lodosta gemi de sallar zaten....

    3 Kasım 2009 Salı

    Düğün, dernek,denek, dememek...


    Bir düğün geçti tepemden...

    Sanki ben evlenecekmişim gibi aylardır gelin ve damatla hazırlandığım düğün sonunda oldu ve bitti! Alanda satanda memnun sanırım... Ben biraz şaşkın, biraz ürkmüş, yine müstakbel bir koca bulamadan düğünden ayrılmış...

    Hahahha, şaka bir yana, en önemli kural, bu yaşta bir hatun artık düğünlerde kısmet aramamalı... Ya da arama gazı ile ara gazı arasında kalıp sancılı kramplarla etrafa bakınmamalı... Neden derseniz, bizim dönem evlenmiş bitirmiş işi... Evde kalan belli sayıda, kalmayı tercih eden benim gibi tek tük, boşanan ve bu süreçte bir daha evlenmemeye and içen pek bol... Dolayısı ile arayış içerisindeysek doğru mekanda olmadığımız gibi, gelinin ayakkabısı altına kurşun kalem ile adını yazarak kendini avutmak ve her "yalnız" gözüken adama yan gözle bakmaya çalışmak gözleri kaydırıyor gecenin sonunda...

    Hazırlık sürecine bakıldığında ve gelinin anlamsız tüm istek ve "kızsal" şımarıklıklarına şahit oldukça " bu adam bu kızı yarına bırakır" dediğim damat, geçtiğimiz 6 ay içerisinde benden çıkmaz olmuştu, ruhsal olarak haraptı, parası bitmek üzereydi, saatlerce cevap bile beklemeden ya da verilen cevabı bile dinlemeden konuştu, ama hep "seviyorum uleynnnn"in arkasında durdu... Ben zamanında da demiştim ya hakikaten seviyor, ya sırasını bekliyor diye... Bu deli adamda ikisi birden varmış! Dün nikah masasına kimselere çaktırmadan ayakları bağdaş kurup oturması ve "evet"ler arkası gelin kişi masa altında kibirli bir şekilde ayak arayıp çıldırırken damadın kıskıs gülmesi artık sırasının geldiğinin bir kanıtıydı sanırım... Ya da en azından bana öyle geldi...

    "Sizin eşiniz hangisi", "kız tarafı mı erkek tarafı mı", "elindeki gelin zamazingosuna iyi sahip çık birşey olmasın" (darphaneyim ya ben...) gibi abuk monologları saymazsak çook eğlendim... Kahkaha atmaya kurmuştu beni gelin kişi, dolayısı ile çok içten kahkalar attım, herkesle konuştum kendimle, beynimle, ellerimle, anlatmak istediklerimle konuşamamanın inadına, bol bol dans ettim ve hatta o kadar bol etmişim ki salak kameraman/damadın en kankilerinden biri çektiği düğün cd'sinin asıl bana gönderilmesini, açık açık ve 1 şişe votka üzeri dönmeyen dili ile anlattı salona.... Densizler vardı, gözü doymamışlar, bol dedikodu yapanlar, memnuniyetsizler, gelinin tek taşını kıskananlar, damat tarafının mutsuz olduğunu iddaa edenler, pistten inmeyenler, gereksiz yere gereksiz yaşta orada burada koşan bolca çocuk (çocuk severim ama yeri belli olmalı!), çok mutlu bir gelin arkadaş, ondan daha mutlu bir damat kanka ve bir dolu anı vardı dün gece... Sevgiyi tek taşın boyu, parlaklığı ve lekeleri ile ölçmeye çalışan bir grup lüzumsuz insana sarhoş bir kafa ile damar bir nutuk çekerken, halay çekildiğini görüp, "Allahhhh, damat havasııı" diye bağırarak gitmesem, belki çok daha karizma sahibi bir hatun olarak hatırlanırdım.... Amannnnnn dedim sonra kendi kendime... Bunlarda olsun, olsun ki taş piyasası devam etsin! Bunlar sevgililerini güzel taşlar almaya ikna etsinler ki, taş ithalatı olsun... Taş ithalatı olsun ki ben işimi yapayım.... Ben işimi yapayım ki ekip devam etsin! Ne demişler, alın verin ekonomiye can verin!

    Artık evlensem mi bende acaba... Canım çekti dün gece gelinlik altı beyaz Converse giymeyi, hoplaya zıplaya düğün pastası kesmeyi, bir de 6 aylık çılgınlığın, deli bakışların, pis kavgaların bir bakışa, bir öpüşe toooz olup uçmasını!

    31 Ekim 2009 Cumartesi

    Bana bulut ve yağmur hediye eder misiniz?

    Bu yağmurları seviyorum ben... Soğuması gerekiyordu zaten artık soluduğum havanın! Bütün kapıların kapanıp evimde, peteklerin ısınması gerekiyordu... Dışarıdaki yağmur ve fırtınayı gördükçe battaniyemin altında - yüzümde en mutlu gülümsemem ile - daha bir kıvrılmam gerekiyordu! Yapılan tüm planların soğuk hava sebebiyle iptal edilmesi ve benim bunu en hallicesinden "hurraaaaaa"lar ile karşılamam gerekiyordu...
    Ve işte oldu...
    Yağmur dur durak bilmiyor, hava en sevdiğim grilerini giymiş... Akşam için yapılan tüm planlar hava muhalefeti ve kanlarına griyi sokmak istemeyenlerin rehaveti ile iptal! Havanın karanlığı içimi aydınlatıyor...
    Sebepsiz yere mutluyum :) Bir de bir huzur var, bir huzur var, popoları kaşıyalım lütfen nazar değmesin!

    27 Ekim 2009 Salı

    Hooop sıradaki takıntı lütfen...

    Bir elim arabanın direksiyonunda, ama arada bir kulağımdan kayan telefonu da sabitlemekte kendisi... Diğerini neden mi kullanmıyorum, onunla kendimi parçalıyorum... Nasıl mı? itina ile burun etrafı ve içini koparıp, kabuk bağlatarak... İlk aşama zevksiz ama kabuk olup kabukları kopardıkça kendimden geçmekteyim...
    Farkettim mide bulantısı ile karışık bir korku kapladı içinizi... Haklı olabilirsiniz, her mide kaldırmamakta herşeyi... Ama korkmaya hiç gerek yok, başka kimsenin burnunun çemkirmiyorum, odak noktam sadece kendim...
    Bu işlemi bir süredir yaptığımı farkettiğimde sanırım iki ay falan geçmişti üzerinden... İlk panik dışarıdan nasıl gözüktüğü üzerineydi bu yeni takıntımın... Sonuçta hoş bir manzara değil, ayağımda 12 cm topuklar, ceket pantalon, ve parmak burnun içinde, kanırttıkça kanırtıyorum... Allah'tan yırttım durum böyle değil, görüntü de... Zaten aksiyonu gerçekleştirirken de yalnız olmaya dikkat ettiğimi farkettim...
    Arada bir yakalıyorum kendimi ve o aralardan birinde aklıma geldi bundan öncesinde nelere takıldığım... Hep bir zarar verme çabası mevcut :) Ne desem, nasıl anlatsam bilemedim size...

    Bir dönemler kaşlarımı koparırdım... Bir süre sonra rutine bağlayan bu hareketim sayesinde bir dönem kaşsız dolaştığımı ve duruma - kendi kendime yapmama rağmen - çok ağladığımı bilirim... Kaşları koparır, sonra 0,5 kalemin ucu ile onları parçalara bölerdim... Mantık ne, neden ve ne yapmaya çalışıyorum hiç bilmiyordum, halen daha da bilmem açıkçası! Sonra ne olduysa oldu bu dönemi kapattık :) Kaşlar yeniden uzadı, ağlamalar bitti...

    Her döneminde 29 küsür senenin tırnak yedim ben... Son 6 aydır pek bir istikrarlıyım, ama bu istikrar ile küçük bir Afrika ülkesi refah düzeyine ulaşabilirdi de... Ben ne yaptım? Tüm bu yatırımı bir kuaföre yaptım... Sonuç, tırnak yemiyorum, her hafta değişen renkli tırnaklarım var... Çocukluktan beri oje sürme aşkıyla yanıp kavrulan bu koca hatun şimdilerde turuncudan mora, siyahtan, fosforlu pembeye her türlü oje rengini denemekte! Ama 6 ay öncesi tam bir kabus... Sürekli elime vuran bir anne - ki eşşek kadar olup, bir an kendinden geçip bütün parmaklar ilk boğuma kadar ağzın içinde kemirilirken şaplak yemek sinir ediyor insanı! Sürekli kanayan parmaklar - ki çok uzun yıllar o kanı görmek için deli olmuştum :) Sürekli okuldan eve gönderilen mektup - ki kızlarının tırnak yediğini bilen aile bile sıkılmıştı her pazartesi okuldaki tırnak kontrolü sonrası mektup almaktan. Çok uzun yıllar yedim, çok uzun yıllar annem "ben kızımın tırnaklarını hiç kesmedim" gibi haberleri yerli yersiz ortamlarda anlattı, çok uzun yıllar acılı oje firmalarına belli bir bütçe ayırdık, ama ben ojelerin tadını beğenip onlarıda yediğim için kilo aldım, çok uzun yıllar içimden kurt çıkması ile ilgili tehditler aldım ve sonunda bir gün, bir kaç ay önce bıraktım tırnak yemeyi... Sıkıldım, siyah ojeye merak saldım, bir de elime dövme yaptırdım ojeli daha güzel gözüküyor diye... Şimdilerde çok bir eserse, ya da ben esirikliysem o gün, kenarları kemiriyorum azıcık, tüm et oburluğum ile... Ama o kadarcık...

    Çok kısa olduğunu hatırlıyorum, yoksa heralde kel kalmıştım, ama bir aralar saçlarımı düğüm yapmakla uğraştım :) minik minik düğümler yapıp kendimden geçiyordum... sonra açamayınca makas yardımı ile kesilen bir tutam saç... Çaktırmamaya çalışmak pek mümkün olmadı çünkü 1 ay sonunda saçın şekli garipleşmeye başlamış, bir ucu uzun olan sağ taraf sol taraftaki kırpıklar ile hiç uyum göstermemiş ve nam-ı değer Bayan Sayar yine birşeylerin ters gittiğini anlamıştı kızının hayatında... Saçlar kısacık kestirildi, saça giden her el yine anne tarafından şaplaklarla engellendi...
    Eveeeet, eveet kabul ediyorum... sorun var biraz... :) Birşeylerle uğraşmazsam içim rahat etmiyor! Canım acımazsa, biraz kan görmezsem asabileşiyorum... Şimdilerde sürekli burnum kanamakta ve hayatı boyunca normal olarak bir kere bile burnu kanamamış ben, "bakın bakın burnum kanıyor" diye gururlanıyorum... Psi, Psikopatım, billah yaparım...

    22 Ekim 2009 Perşembe

    21 Ekim 2009 Çarşamba

    Utanıyorum...

    Hem de çok utanıyorum kendimden...
    Her zaman değil bazen ama... Bu daha da utanmama neden oluyor sonra...
    Ne dertsiz hatunum aslında, haydi hoppidi hoppidi demem gereken bir dolu zaman varken... Ama ne yapıyorum yok iç savaş, yok boş yatak, popom açık, boyam akık, sevdiğim çok, sevebileceğim yok, parmağım yamuk, gözüm bok rengi...
    Söylendikçe söyleniyorum aslında hayatın yaşamam için önüme sunduklarına ve paketin ta kendisine...
    Sonra bir telefon çalıyor... Ne zamandır konuşmamışım kendisiyle, anlamam lazım bu normal bir arama değil... Adab-ı muaşeret gereği sorduğu "nasılsın" sorusuna uzadıkça uzayan, herşeyden yakınan, yataktaki adamı, sokaktaki çamuru, ellerini kollarını sallayarak sınırdan girip alkışlarla katilleri karşılayan ülkeyi, mandalinanın tatlılaşmaya başlayan günlerini, akıttığım kanları, anlatamadığım yanları şikayet ediyorum da ediyorum... Nefes almayı hatırladığım bir anda, sırf anlamsız bir saygıdan soruyorum "ya sen nasılsın" diye... Keyifsiz belli aslında, çok kızıyorum, farketmemişliğime... "oğlum hasta" diyor...
    Sessizliğim saygısızlık derecesine varmış olmalı ki " Burçin..?!" dediğini duyar gibiyim... Utanıyorum... Nerelerdeyim ben? Nelerle meşgulüm insanlar sevdiklerini bir gün kaybedebileceklerini öğrendiklerinde?! Ve benim dilin kemiği hakikaten mi yok, hasta olduğunu öğrendiği gün kendi canının, ben hala ona mickey'li don giydiğimi anlatmaya çalışıyorsam...
    Sustum, çok uzun süre, bıraktım o anlatsın, bağırsın, ağlasın... Zaten baştan vermişti tüyoyu, yorum değil dinleyen istiyordu... O anlattı ve ben utandım!
    Hayatı bu kadar eleştirdiğim, dert tasa olmayan bir dolu şeyi dert tasa yaptığım, güzelliklerin anlam ve önemini bu kadar sığılaştırdığım için...
    Kimden özür dileyesim var en çok bilmiyorum... Küçücük oğluşunun hasta olduğunu öğrenen ve elleri kolları bağlı kalan O'ndan mı? Saçmalamayı ve bu saçmalıklar ile birşeyleri hep zehir etmeyi görev edinmiş kendimden mi? Yoksa iyisi ve kötüsü ile, ama herşeye rağmen en canlı hali ile bana sunulan hayattan mı?

    Savaşma Seviş Benle...

    Savaştığım sadece kendimim... Kılıçları kuşanıp kendimin karşısına geçiyorum hep! Kan gövdeyi götürüyor, etraf batıyor, bir dolu gürültü patırtı oluyor ve kazanan benim, yerde kanlar içinde yatan yaralı ben'e karşı...
    Yaşasın zafer, yaşasın kendi zaferim, kendime karşı kazandığım...
    Yerde kan kaybetmekte olan hanıma da biraz pansuman, gerekirse bir ambulans lütfen...
    Savaşacak birileri olsun değil arayışım!! Sevişecekleri itina ile seçmeye çalışırken... Ben zaten başka kime bu kadar acımasız saplayabilirim ki kılıçlarımı... Kime bu kadar zarar vermekten zevk alırım, hele bir de başkalarının kanını görmeye de dayanamazken...
    Kendim dışında herkes ve herşeye bu kadar sevimliyken, yerde kanlar içinde bıraktığım bana karşı nedir bu hiç susmak bilmeyen iç sesin çektirdikleri...
    Beyne piercing yaptırmak sureti ile iki minik delik açıp hava mı aldırsam düşüncelere acaba?!?
    Kendimi yollara vursam diycem, geri dönüşte maksimum on gün sabrediyorum kılıç kalkan ekibi gibi atlamamak için ortalara... Hep tavsiye edenleri de dinledim, katlayıp topladım bacaklarımı en sessiz ortamlarda, bilirkişi bilgisinde... O zamanda çok rahatladım, uyudum ağaç duruşu sırasında... Alkol derseniz, ben karaciğeri belli bir süre önce o masalardan birinde bırakmış insanım, mideyi sokaklarda, alkol ile derinleşen düşünceleri en içimde...
    Yuvarlanmak değil, Üstad'ımın dediği gibi, bildik çimlerde uzanmak istiyorum... Ruhun sükunetine kuşların cıvıltıları değil belki ama, iç sesin mutlu naraları karışsın şöyle birazcık! Ve bir de bu kadar tatminsiz olmaktan kurtulayım ben hazır bir ucundan bu çetrefilli gidişatı toparlamaya çalışırken...
    AAhhh, unuttum yerde kanlar içinde yatan ben, böyle boş boş konuşup karalarken, kan kaybından sizlere ömür... Haydi bakalım; şimdi yeniden benden yeni bir ben yarat, işin yoksa uğraş dur!

    19 Ekim 2009 Pazartesi

    Duşa kabin çıktı mertlik bozuldu...


    Bende istiyorum.... Ama nereye takıcam ki...

    W.T.F. !!

    Şu kafa geçsin gitsin bitsin istiyorum...
    Nasıl geçer gider biter bilmek istiyorum...
    Cırcır hayatlar yaşayan herkesin suratına haykırmak istiyorum...
    Aşık olmak istiyorum...
    Mantık, taktik, oyun, olmadığın gibi gösterme çabalarını mümkünse bir dokunuşla yok etmek istiyorum...
    Daha çok zaman istiyorum, kendim için, kitaplar için, uyku için...
    Birbirini ölçme, tartma, tanıtma sürelerinin bu yaşta biraz daha sevimli ve çekilir olmasını istiyorum...
    Herşeyleri bir yerlere fıtlatıp atmak istiyorum...
    Bu adam nereden çıktı, ben ne yapıyorum diye durup bir düşünmek istiyorum...
    Haybeye gönül ve vücut bağı kurmaları durdurmak istiyorum...
    Umursamama, erteleme, öteleme gibi kendime zarar verdiğim huylarımdan kurtulmak istiyorum
    Tüm sahte insanların, sahte hayatların, sahte lafların, kandıranların, mal gibi kananların, iletişimin biipp biiip ve dıııtt dıııttt ile sınırlı olduğunu sanıp ağzı iki çift laf yapamayan salakların, tepeden tırnağa süzen çiğ bakışların, iyi ile kötüyü kendine göre uydurmaya çalışanların şimdi, hemen, anında yok olmasını istiyorum...
    Sarılıp uyuyabilmek istiyorum, kaçıp saklanmak değil...
    Ne istediğimi bilmek istiyorum bir de...

    16 Ekim 2009 Cuma

    aLLoooo Galaksy Taksi...

    Hanımefendi bir taksi lütfen... Aklımda şu an bir yer, kesinlikle bir yön ve cüzdanda da bozuk yok! Siz yollayın taksiyi, biz hele bir yola çıkalım. Yolda belki aklıma gelir gitmek isteyebileceğim bir yer adı, o zaman şoför beye yardımcı olucam... Baktık olmadı, taksimetre de çok yazmaya başladı - ne yapalım - tornistan geri!

    Sigara içilen bir taksi ile konuşmayan bir taksi şoförü tercihimizdir! Kendi seslerimi bile duyamıyorum bu aralar, başkalarını hiç kaldıramayacağım... Müzik derseniz... Hadi ılımlı olayım, bu aralar zaten bir yayık ayran modudur gitmekte! Müslüm de çalsa Bach da hırpalamayacağım bu konuda kendisini! Volümü ayarlı tutsun yeter...

    Yeter... yetmez... yeter...yetmez... Heh son yaprağı papatyanın ve yeter anasını satayım!

    (Foto Helmut Newton'a ait!...)

    14 Ekim 2009 Çarşamba

    12 Ekim 2009 Pazartesi

    Topukların sivrisinek halleri ile mor kol arası...

    Ne garip havalar bunlar... Kış kışlığını bilemiyor gibi!?
    Herkes gibi, herşey gibi hayatın bir yerlerinde iki arada kalmışlık var havada da... Hayvanlar bile şaşırmış durumda bu uzun aralardan! Sivrisinekler mesela... Ne zaman bu kadar saçmalaştılar? Niye topuğundan ısırırlar insanı? Ekimin ortasında hemde... Niye arılar gece gezmelerine başladı? Ve hepsi ışığı gördükleri ilk açık camdan içerideler?
    Onlar bu kadar etkileniyorsa bu aralarda benim savrulmalarım normal o zaman...
    Çok geç keşfettim sanırım, ya da öncesinde hiç düşünmedim havalar soktu bunu aklıma ama her adam ayrı sevişmekte farkında mısınız? Ayrı tatlar ya da tatsızlıklar bırakmaktalar vücutlarda... Bir bedende kaç iz birikir birine ait? Birkaçına, birçoğuna ait? Beden nasıl unutur bir öncekini, bir sonrakini kucaklarken? Ne zaman sarılıp uyumayı bilirsin birine, nefesin yanında tıkanmadan, bir yerlere geç kalıyorum kabusları görmeden? Nedir en ileri gidebilirim dediğin mesafe? Ve kaç kere geçersin o mesafeleri arkana dönüp bakmayı akıl etmeden? Limit nedir hayatta? Kendi koydukların mı sana sunulanlar mı? Beklemediklerin hep olurken beklediklerini niye hep beklersin, olmayacağını bile bile? Kaç hata yapma hakkın var bir mevsimde? Ya uzun süren mevsim geçişlerinde? Nedir beyni uyuşturan? Bir gramlık beyaz toz paketleri mi yoksa düşüncelerin en derini mi? Belki de düşüncesizliklerin ta kendisi!? Bir gece önce sen olmadığını sandığın, düşündüğünde gülümseyip, utangaç şarkılar söylediğin gecelerin sayısı kaç olmalı peki?
    Kolum mor, paket bitmiş, utangaç şarkılar dilimde, gülümsüyorum ve yanımda kolonya şişem; topuklarıma boca ettiğim... Bu uzun mevsim arasının en garip gecesini, anlamlaştırabiliyor muyum sorusuna cevabım omuz silkmek oluyorsa o zaman ya yine yanlış denizlerde yüzüyorum, ya da başımıza gelecek var!
    Yağmurlar yağsın artık... Yağsın ve suratımı ıslatsın! ve sonrada bolca kar... Altına gömülüp, soğuğu iliklerime kadar hissetmek istediğim kadar bol!!

    Haftasonundan diyaloglar...

    Birçok yere uğranılan, birçok insanla çok eğlenilen, birkaç hiiiççç planlanmayan olaya imza atılan, garip ama güzel, yorucu ve grip başlangıcı ile kapatılan bir hafta sonu...

    Bir iki konuşma geçti etrafımda paylaşmadan geçmek istemedim başka konulara...

    (Cuma gecesi bir balık keyfinde, iki masa arasında bir yerlerde)
    SAĞ MASA BAYANLARI 1: uffff, şu çocuğa bak ne kadar hoş, ne karizmatik!
    SAĞ MASA BAYANLARI 2: Ayy evet, şu Cem Garipoğlu'na benzeyen di mi?
    (oha yani ohaaaaa, bin kere ohaaa! Nedir bu caniyi milli kahraman yapma sevdası anlamam! Uleynn saçını sarıya boyatırken uçlar ile birlikte beynide yaktıran hatuncum! Bahsettiğin şahıs 17 yaşında ve kafayı canlı canlı kesmek sureti ile bir kızın hayatına kıydı! Ne hoşluğu, ne karizması? Ya da sarışınlar hakikaten bu kadar embesil mi?)


    (Cumartesi gecesi Reina'da, yine iki masa arası bir yerlerde)
    SARHOŞ yada TAKLİDİ YAPAN ADAM: Kimsiniz tanıyamadım?! (yaklaşmakta olan full transparan hatuna - gecenin sabah karşı 3 suları)
    YAKLAŞMAKTA OLAN FULL TRANSPARAN HATUN: Allah'ın bir lütfu...!!!
    (Özgüven farklı birşey tabii!)

    9 Ekim 2009 Cuma

    Bugün...

    çocuk yapmak istiyorum ben...
    Yapıcak birşey yok da bunu istiyorum değil... Çocuk yapmak istiyorum ben... Bana benzer (mümkünse görüntü değil, ruh olarak) ama 21. yüzyılın tüm gerçekliğinden ve açıklığından beslenip daha da akıllı, daha da bilen, araştıran, planlayan, oynayan, şaşırtan...
    Bugün çocuk yapmak istiyorum ben! Aksiyondan çok meyvasına konsantre olalım lütfen...

    8 Ekim 2009 Perşembe

    İçİnDeN mArTı gEçEn Ev...

    Evet, bir uzaylı bekliyordum aslında, ama şansıma Basri geldi ziyaret etti beni!... Basri benim martım! "Kedi sevmeyen arkadaşım, köpek bakamayan bir kişiliğim var ve martı beslemeye başladım" değil yalnız durum! Basri - ilk karşılaşmada ödümü pokuma karıştırmış olsa da - evime benden önce ve kendi isteğiyle gelen tek karşı cins! Ne kadar kalır, nasıl anlaşırız, ne zaman kaçar gider bilemiyordum, ama evin içinde bir uçtan bir uca pek bir kibirle yürümekteydi dün akşam!
    Olay şöyle... Çatı katı ve denize yakınlık nedeniyle martılar zaten devamlı evimin etrafında benim.. Hatta ilk sene bir dallama vardı, Salı günü Şenay Abla camları siler, akşamına gelir bu aynı yere, aynı büyüklükte tüm mal varlığını bırakır giderdi! Bir hafta, iki hafta, beş hafta... Her yolu denedim! Buraya işeyen eşektirden, sıkıysa bir daha et popona biber sürerim'e kadar! O kadar adım gibi emindim ki her camı görüp, martı sülalesini düz gittiğimde beni karşı çatıdan seyredip, yarıla yarıla güldüğüne! Neyse sonra o sıkıldı, ben boşverdim, camım temiz kaldı.. Ama martıların çığlıkları hiç eksilmedi evimden!
    Dün gece Basri benden habersiz eve girene kadar, ilişkiler bir martı insan ilişkisi şeklinde devam etti hep!

    Önce acayip tırstım tabii... Ateşli hatunum ben kışın en ortası, gecenin bir körü salondaysam eğer hele bir de o aralar sigaranın dibine vurduğum zamanlarsa kapı, cam, çerçeve hep açıktır! Yatak odası hiç kapanmaz... DI!!! Dün itibarı ile öğrendik ki ya kapatacağız, ya da tel yapacağız Basri'yi rencide etmeden! Akşam 8 sularında eve girdim! Pardon düzeltiyorum, karanlık bir eve girdim! Günde 3 litre içilen su, ofisten çıkarken ziyaret edilmeyen meşgul mevki, yolda tıkanan trafik, eve alışveriş, solarium derken, burnumdan fışkıracak halde, ışık falan açmadan koşmaya başlamıştım ki tuvalete, bir kavga bir kıyamet, çığlık bağırış ve karanlıkta bir yere doğru inen bir yukarı doğru çıkan parlak iki göz! Beynim çıktı zannettim yerinden, kalbimin zaten durduğunu hissettiğim anda, altıma da yapmıştım, ki takılmayalım bu bölüme! Herkesin başına gelebilecek bir durum o kadar litre su arkası evde terör varsa! Küfür, bağrış, çağırış, garip sesler ve devamlı tekbir getiren ben! (sanırım ben tekbir getirmeyi ilk defa dün gece öğrendim! İman gücü ile Allah'ın sopası eşliğinde!! ) Işıklar açılınca panik hali devam tabii!

    Şaka yapmıyorum bu martılar sakat hayvanlar! Çatı katında oturunca bazı hareketlerini ve asabiyetlerini naklen seyretme şansım oluyor Nat. Geo @ Yeşilköy'de ve Allah düşmanımı bile bir martının gazabından korusun yani! O gaga yetiyor zaten çat diye vurup kafa yarmaya!

    Neyse Basri ve ben sessiz bir süre bakışıyoruz, acelem var spora gitmek istiyorum, nasılsa tuvaleti en doğal hali ile halletmişken! Basri tam tuvalet ve yatak odası önünde, benim bir adıma karşılık o iki adımla cevap veriyor! Birbirimize yaklaşıyoruz zannediyorsanız, hemen kapatın bu sayfayı, sizin ananız güzel mi? Paralel dünyalarda ısınma turlarındayız biz, sağ sol penaltı gol! 15 dakika birbirini kesme ve ilişkiyi kimin yöneteceği çok açık ortada! Basri patron, yaklaşırsa yaklaşıyorum ama bağırırsa sesimi çıkarmıyorum, kafam önümde!! Çaktırmadan annemi arıyorum, annemin bağırmasına Basri bile anlam veremiyor, ama bizim hatundan taktik süper : Arkanı dön ve çık!
    Nereye çıkayım en çişli halimle? Arkamı dönüyorum ama, yavaş yavaş balkon kapısını açmaya yürürken! ( Basri yatak odasından girmiş bu arada! Seviyorum sadede gelen adamları! Hazır bende ciddi bir ilişkiye hazır değilken...) Balkon kapısını açar açmaz Basri tabana kuvvet kaçıyor yalnız evden! Burçin'in klasik ilişki halleri! Eksik olma Basricim yine bekleriz!

    Ve geldi!!! Basri tamı tamına 3 saat 24 dakika sonra geri geldi! Kapıların kapalı olduğunu farkedince, yatak odasına da alıştığı gibi giremeyince Basri geldi ve gagası ile camlara vurmaya başladı!Salonda balkonun bir ucundan bir ucuna koşuyor, bağırıyor, gaga vuruyor, kanatları açıyor, ve kanatları açınca maşallahı var nerdeyse benim kadar!

    Cinsi, cibiliyeti ne olursa olsun geri dönen adama bayılırım ben! Bırakıp gittiğinin değerini anlamıştır çünkü... Genelde... Yani bana hiç olmadı ama... Basri geldi ya ve Basri bayağı uğraş vererek içeriye girmeye çalışıyor ya, siz ona bakın!

    Kapıyı biraz tırsarak açtım, Basri en fiyakalı hali ile içeri girdi yürüyerek... Bildiği yerleri dolaştı biraz, ben salonda koltuğa yerleştim, elimde - pardon arkama sakladım - bir kepçe, başladım beklemeye... Bir süre sonra sıkılmış olacak ki karşıma geçip baktı durdu... Belki de birşeyler söylememi, kalması için yalvarmamı bekledi! Ama ben gururumu yenip gitme diyemedim, korkumu yenip, yiyecek birşeyde verememem gibi !! Basri biraz oyalandı, birkaç anlamsız laf etti her hem cinsi gibi! Sonra arkasına bakmadan bastı gitti! Ben altıma ettiğimle kaldım!!

    6 Ekim 2009 Salı

    Knowing (2009) - Kehanet


    Dün gece yatak odasına ürpermiş totoya baka baka götürten ve bugün eve elektrikçiyi çağırtıp tüm ışık sistemini uzaktan kumandalı yaptıran film!! Neden derseniz tüm ışıkları açık bırakıp yatak odasına girince kapatmak için...
    Ben haftada bir gece kendime bu mazoistliği yapıyorum! Tırnakları yiye yiye, yastık arkası tek göz seyretme ve koltukta sekiz olma yolu ile her hafta bir korku/gerilim/subursuz gelecek tahmini temalı filmler seyrediyorum! Sonra yatağa gitmek bir dert, yatakta dönmek bir dert, çatı katıysanız evdeki seslere katlanmak en büyük dert... Dün akşam da bahtımda Kehanet filmi vardı Nicholas Cage'in... Geçen kışın filmi sanırım ve hatta biz eski sevdicek ile daha sevdicek değil ve ilişkiyi "siz" zamiri ile ilerletmeye çalışırken gidelim demiştik! Gidemedik... Allah'tan gitmemişiz zaten, heralde adam beni sinemada bırakır giderdi! 4 ay sonra bırakıp gitmesine kıyasla daha az acılı olurdu gerçi.. Neyse, filme dönelim!
    1959 yılında başlıyor film! Psikopat yüzlü bir kız çocuğunun bilimum sayılar yazması, ve kağıdın okuduğu okulun altına gömülmesi ile... Yıllar sonra kağıdı bulan çocuk MIT'de astrofizik profesörü Nicholas Cage'in oğlu... Zamanla bu sayıların tarih, koordinat ve ölü sayılarını gösteren felaketlerin bilgileri olduğu anlaşılıyor... Gerçekleşmeyen birkaç felaket kalmış, onlarda gerçekleşiyor vs. vs.... Film anlatmayı sevmem, o yüzden seyredin diye tavsiye edebileceğim bir film, zaman kaybı olmaz...
    Ama ben işin içine uzaylı giren, ağzından ışıklar çıkaran adamlar gördüğüm, film sahnelerinde arka planda kaybolup geri gelen belirsiz figürler olan, psikopat çocuklar oynayan filmlerde biraz asabi oluyorum! Hele bir de bir uçak düşme sahnesi var ki, o zaten başlı başına fobim, hiç bir uçağa zilzurna olmadan binmem, ben o sahnede başlamıştım zaten "elemtere fiş kem gözlere şiş" diye... İki güne uçağa binicem, yandım ben ve benimle beraber uçmak zorunda kalan diğer tüm yolcular! Bir de işte uzaylı olayı... Hem de son günlerde bu kadar uzaylı gördük, uzaylı görürseniz diye konular dönerken... Ufff bilemicem gerçekten, hazır mıyım ben onlardan birini görmeye, dedikleri gibi telepati yolu ile anlaşmaya (hiiç telepatik değilimdir), bize senelerdir dikte edilen o çirkin figürden aklımı kaçırıp kaçırmıyacağıma, beni alıp gemilerine götürüp götürmeyeceklerine ve o sırada benim hangi akıl ve tutulmuş dil ile uçmaktan korktuğumu, bir şişe johnnie walker olmadan uzun mesafe uçamayacağımı anlatacağıma!
    OK kabul, Mars gezegeninden bir kısım andaval tanıdım, ama yenilerine karşı hele bir de pat diye asansörde karşıma çıkar, eciş bücüş birşey ve ağzından ışıklar çıkarıyorsa, hiç hevesli değilim!
    Sevgili Uzaylı kardeşlerim! Dünyanın sonu elbet bir gün gelecek, hiç şaşırmam! Neyi bu kadar sömürürsen, birgün illaki tüketir kendini! Hazırım dünyanın sonunun gelmesine, hızlı olacaksa güneş ışınlarının radyasyon dolu bol kavurucu ışınları ile bzzttt diye yanmaya, buz devrine dönmeye, neslin tükenmesine... Ama varlığınıza tamamen inandığım ve saygı duyduğum sizlerle tanışmak için henüz hazır değilim! O yüzden lütfen hazır ve meraklınız olanlar ile telapatileşin, beni küçük beynim, bir damlacık ödüm ile yalnız bırakın! Anlayışınız için şimdiden çok teşekkür eder, eşe dosta aileye sevgi ve saygılarımı gönderir, büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperim! Söz aracınızı biryerlerde görürsem üzerine " beni yıka" yazmıcam!!