11 Eylül 2009 Cuma

Bulls eye...

İşe koş, sporda koş, yemeğe koş, arkadaşlarla buluşmaya koş, hedefe koş, tutturamadın başka hedef bul ona koş, ormanda sağlıklı yaşam için koş, arkadan sel geliyor koş babam koş, istop'u tutmak için koş, yoksa vuracağın adamlar vuramayacağın mesafelerde olacaklar, trene koş, vapura koş....

Yorulmuyoruz biz heralde yaaa... Ya da metropolitan olmanın baş şartı olan koşma, koşturma, koşturmacaları o kadar benimsemişiz ki, en amiyane tabiri ile koymuyor hiçbirimize... Çok yorulursak bedenen, bir saat erken giriyoruz yatağa, iki suda eriyen C-vitaminini hüpleterek, ertesi güne şifa niyetine! He kafayı kırdıysak ucundan o zaman o yoga senin bu guru benim, ordaki psikolog iyi bu taraftaki daha kötü arayışları...Kendimize göre çözümlerimiz hazır, çözüm zannettiklerimiz ya da...

Ben birçoğu gibi hayal kuruyorum mesela, günün kalabalığını evimin kapısını kapatıp arkamda bırakarak, rahatsız ama özlediğim koltuğumda... Bir gün Yeni Zelanda semalarındayım, başka bir yorgunluk anı, soğuk denizlerin sıcak kıyılarında, bazen puro sarıyorum Küba sokaklarında, hatta bir kere dünya turuna bile çıkmıştım, kesinlikle yeterli olmayan coğrafya bilgimle...

Sıkılıyorum bazen etkisiz rutinlerden... Hayatıma kattıkları, kaçırdıkları değil tartıştığım! Ama rutinin kendisi, bordronun ön yüzü, sabah belli saatte karşısına geçilen akşam o saat olmadan gözün ayrılmadığı bilgisayar ekranı, otomatiğe bağlamış konuşmalar, aynı yüzler, benzer sesler, sesli harfleri yutarak konuşanlar, nazik totomu yazın pişiren kışın üşüten deri koltuklar, aynı mekanlar.... Çapı geniş bir çemberin en tontişinden fino köpeğiyim, aslında bazen bir pitbull olup, herkesi, herşeyi ısırıp yemek isterken... (Ben bu aralar taktım zaten birilerini yemeye, hayırlısı diyorum sadece)

Bir kısmı önceden, hatta çooook önceden daha ilk doğarken konulmuş, bir kısmını hayatımın şekillendirdiği, mahalle baskısının az buçuktan katkısının olduğu hedeflerden baygınlık geldi... Ufak, eşin dostun olduğu, denizin soğuduğu, güneş batarken anlamsızca ufka bakıldığı, çok istemedikçe konuşulmadığı bir Ege kaçamağı beni bekler galiba... Sıkıntıları sezondan önce denize döküp, bol yosun, mavi, çam ağacı, kozalak, begonvil, beyaz, tuzlu mayo, balık, zehirlenilmeyecek ve ürik asidi zıplatmayacak oranda karides, sessiz koylar, sesli kahvelerde yaşlı amcalarla 51'ler, şıpıdık terlikler, birkaç don, bir gömlek, bir şort, bir de gerekirse diye sıcak kazak eşliğinde kışı karşılamak lazım! Az kaldı... Gidiyorum yakında, biraz uzaklara, yetecek kadar süre kalmacasına... Destination unknown...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder