24 Eylül 2010 Cuma

Hal bu olunca...


Yazmak için de kelimeler bir araya gelmeyince, uzuuuuun sessizlikler olabiliyor insanın hayatında...
Çok anlatacaklarım var halbuki, ama çok koşturmacanın içindeyim...
Çok sevinçlerim var, şaşkınlıklarım yanı, ama vakitsizlikten şikayetçiyim...
Bir de yine şu mevsim geçişine rast geldik, uykum bitmek bilmiyor...

Charlie kızacak ama mutluyum, okuduklarım için, yaşadıklarım için, planlarım için, sevdiklerimin başına gelen tüm güzel haberler için, gördüklerim için, yiyip içtiklerim için, yeni tanıştıklarım ve çok sonra karşılaştıklarım için, kalbimi avcunun tam içinde tutan sevgili için...

Mutsuzum... 30 yaşında ikinci ergenlik yaşayıp, utanmasam dilimde bile sivilce çıkaracağım ve hayatımda en inanarak söylediğim HAYIR'ın bir boka yaramaması için... Neyse, bugün politika yok, çok uyku var...

4 Ağustos 2010 Çarşamba

Sevgilinin yanında yapılmayacaklar VOL.1


Bu anlatacaklarımı kaldırabilmek, sineye çekmek, bir daha tekrarlamamak ve üzerine konuşmamak için... All you need  is love!!

Sevgili rahat adam... Rahatlığından hiç rahatsızlık vermeyen cinsten! Belki de en büyük rahatsızlığı " bizi yazma" demelerine inat şu an bunu yazıyor olmam olacak... Bende rahatım... ama bu kadar rahat olduğumu hiç bilmezdim desem yeridir...

İnsani gazların dışa vurumunu şiddetle destekleyen bir insan değilim ben! İlişki demek herşeyi paylaşıcaz demek değil... Gelin görün ki Allah'ın da sopası yok! Bir Doğadan form çay bütün karizmayı çizebiliyor birkaç saniye içerisinde...

Aşk yumağı şeklinde oturduğumuz koltukta, ev için koltuk seçiyoruz internetten... Feng shui olsun, rahat olsun, herkesde olmasın, ucuz olsun.... Sevgilinin elinde kahvesi, bende form çay... İlk yudum... Masalar da güzelmiş... Daha da sarılalım, ne de olsa evimiz diyeceğimiz yere eşya seçiyoruz, aşkımızda dağları delsin bari... Birkaç yudum daha! Hoop, ayaklarımı kıvırayım biraz... Ve tam o anda o insanüstü ses!!!!!!!! O da ne?!? Sessizlik... Bu kadar çabuk etki edecek miydi bu çay? Ne desem acaba? Koltuğun renginden bahsetmeye değmeyecek kadar rezil bir an, "aaaa karnım" diye saçmalayamayacak kadar bloke olmuşum, "ohaaa Burçin" demeyecek kadar kibar benim sevgilim... Onun yerine lambader seçmeye başlamasından şüphelenmeli miyim hiç bilemedim... Bu konu üzerine konuşmalı mıyız hala düşünmekteyim... Gittikçe anneme benzediğim için panikliyorum... Kendisi senelerce dünyanın en büyük ayıbı misali kalabalık ya da tenha her ortamda bu gakgukpırt muhabbetini şiddetle kınamış, en sonunda gün gelip devran dönmüş, avuç içi kadar bir teknenin yarınızı dışarıda bırakan tuvaletinde, tüm ozonu bizzat kendi delerken bana ve babama yakalanmış, hem bizi gülmekten altımıza yaptırmış, hem de tüm fiyakasını 3 pırt 1 duman bulutuna kaybetmiştir. ( Yanlış anlaşılmasın ben sisteme tamamen karşı değilim, yetişebilirseniz tuvalette oda orkestrası kurun umurum değil, orası sizin mahreminiz! Ama benim pek sevgili annem sisteme de karşıydı yıllarca, herhangi bir insan evladının bu tür şeyler yapıyor olması utanç duvarı önü kafayı kırmayı hakettirecek bir suçtu onun için. Dedim ya Allah'ın sopası yok...)  

Neyse... İstemeyerek aştığım çizgiden geri adım atıp, herhangi bir vukuata sebebiyet vermemek için, karnımın en mikro vızıltısında tuvalete topuklamaya başlayan ben, artık sevgilimin yanında form çay içmiyorum!

30 Temmuz 2010 Cuma

Daha iyi anlatamam...

29 Temmuz 2010 Perşembe

Caution - High Voltage!

Uyuyup da uykusuz kalmak allak bullaklığın tam ortası....
Herşeyden şüphe, herkese hrrrr'lama, kimseye katlanamama... Hayır telefonda arayan garibanın suçu ne, yanlış güne denk gelmekten başka...

"bu fiyatlar biraz yüksek değil mi?" sorusuna "beğenmediyseniz çalışmayınız, geride 1242 tane daha aynı işi yapan firma var" diyecek kadar umursamazlık... Önümdeki işlere dokunmaktan tiksinmece... Üstüne pembe hayallerde mi geziniyorum, keşke... Benim hayaller pek pembe de olmaz zaten, turuncuyu severim ben....

Çıplak ayak en çimenli alanlara acilen basılmazsa bu elektrik herkesi çarpacak gibi gibi...

Amsterdam...

Taş ev...

Sakızlı muhallebi dükkanı...

Çocuk...

Tatil....

Ayakların yere bastığı, beynin kafatası içinde kaldığı hayat...

Acele olmayan kalkışlar...

Yarım kalmayan geceler....

Klimalı ofis...

Sürekli koparılmayan kafa derisi...

Koca bir sofra çevresinde, şişelere mum yakmacasına içerken, tüm sevdikler ve en sevdikler...

Hepsi yalan halen daha!

Ey benim sesimi fazla çıkarmadığım, senin de zaten zamansızlıktan ve yoğunluktan çok fazla duyamadığın Tanrı'm, eğer bu 30 yaş sendromu vari birşeyse bunu al, yerine vereceğin ile ilgili pazarlığımızı yapalım... Yok bu benim her zamanki nevrotikliğimin bir parçası ise, o zaman şu dışarıdaki ısıyı az kıs, aksi halde bu hızla eriyen beynim zor toparlanacak kışa!

26 Temmuz 2010 Pazartesi

İ.M.D.A.T. , çok sıcak

Ayaklarım bana ait değil gibi hissediyorum...
Pazartesi ne bok yemeye topuklu giyilmeli kuralı var bilemeyeceğim, ama ayakkabının tüm bantları ayaklarıma işledi...
totodan akan terden bahsedip mide bulandırmıyorum bile...
Beynimin tüm fonksiyonları durdu! 
Sadece uyumak, ve sonra uyumak ve kış geri gelene kadar tekrar uyumak istiyorum...
Hadi kıştan vazgeçtim kendimi en yakın deniz kenarına attığım ilk güne kadar...
Bu sabah 24 saat içerisinde dördüncüsünü aldığım duş arkası, yeni bir buhran geçirirken, ıslak kafamı buzluğun içine sokup dakikalarca beklediğim için pişman mıyım?
Çok!!!
Bu havalar kimi mutlu eder bilmiyorum ama ben mutsuzum...

Babalar gidince, çocukları ne yapar (by Trofolo)

Büyür...

Aynı benim sevgilimin büyüdüğü gibi... Zaten adam olan adamım, şimdi daha adam, daha kırık kalbi -çok başlarında diye kaybının-, daha suskun -kabul edemediği, idrak edemediği duygularının içinde-, daha kaybolmuş - sonunu bildiği halde o beklediği son geldi diye-, daha güçlü - sahip olması gereken sorumluluklarının karşısında...

Hiç tanıma fırsatım olmayan bir baba uğurladım ben bu haftasonu... Söylenen, beklenen, ama geldiğinde hiç beklenmediği farkedilen bir son yaşadık beraberce... Neresinden destek olmam gerek, elini ne zaman tutmam, gözlerimi ne zaman kaçırmam, yüzüne ne zaman bakıp gülmem gerek hiç bilemedim! Çok sevdiğim bu adamın  babasını da çok severdim diye düşündüm sadece... Ritüel hep aynı mide büzüştüren ritüel... Kalp kırıklığı herkesde çok fazla... kimsenin sevgi dolu sözleri teselli etmez arkada kalanı, geride getirmez bırakıp gideni...

Tek bir gözyaşı aktı gözümden o da sevgiliyi kan ter içinde babasının üzerini topraklarla örterken seyredince...

Koşup yakınlarında ona yardım etmeye çalışan babama sarılasım geldi... Tuttum kendimi, bencilliğin daniskasısın diyerek sessizce...

Ofisine götürdü beni gecenin bir saatinde ve hiç tanımadığım babanın kokusunu çektim içime, parmaklarımı dolaştırdım ahşap masasının üzerinde...

Bir hayalet daha bıraktık gökyüzüne ve sevgilim biraz daha büyüdü dün gece!

23 Temmuz 2010 Cuma