1 Temmuz 2009 Çarşamba

"Özgürlüğümü ve sorumsuzluğumu istiyorum" dedi...

Bende dün gece özgürlük ve sorumsuzluğunu armağan ettim ona...

Kalbimi deli divane yakan adamla, binbir parçaya bölen aynı...

Gözler dün geceden beri o kadar pörtlemiş ki ne bilgisayar ekranı görebilmekteyim, ne daha fazla göz yaşı dökebilmekte... Göz alerjisi oldum ben sanırım diye açıklama yaptığım her saniyede, kalbim ve midem aynı anda ağzıma doğru yola çıkıyorlar... koşa koşa tuvaletlere sarılıp, içi dışa çıkarma günleri, HOŞGELDİNİZ...

Çok değerliymişim onun için... Özelmişim... Güzelmişim...Ama ciddi bir ilişkiye hazır değilmiş...

Heh, CİDDİYET... Nedir bu ilişkide ki ciddiyet kavramı?

Ben sanmaktayım ki 4 aydır bir adamla hafta sekiz gün dokuz buluşuyor, buluşamadığın zamanları msn/face/blackberry messenger gibi zamanzingolarda konuşarak geçiriyor, buluştuğun her gün, günde 3 posta sevişiyor, birbirine yeni yeni tanımanın verdiği keşifler ile sevdiği, beğendiği şeyleri hediye ediyor, kahkahalar ile gülüyor, konuşacakların hiç bitip tükenmiyor, birde hafif uzun vadede konser, yemek, buluşma, arkadaşlar ile kaynaşma planları yapıyorsan bu iş bir şekilde ciddiye binmiştir... Geriye bir görüşmediğin zamanlar kalır, onlarda da ufaktan haberdarsan birbirinin ne yaptığından, gönlünde rahatsa, daha ne ister ulan insan?!

Kelime anlamını yanlış biliyorum heralde diye sözlükler mi açmadım...

Ben mi karıştırdım yaşamaya yaşamaya ilişki nediri diye, döndüm 4 ay öncesine tek tek neler yaptığıma baktım...

Ve sonunda karar verdim ki...

Bir dahaki sefere kalbimi benden yüreksiz birine vereceğime köpeklere atayım... Hem birilerine bir faydası dokunur, hem de daha havalı bir hareket olur.

29 Haziran 2009 Pazartesi

Gerçek - Yansıma - Yanılsama

Tatil bitti... Gerçekle yüzleşme zamanıdır bu zaman :)

Kendimi fethiye sahillerine atmıştım... Ruhu ve bedeni, engin maviler, cırcır böcekleri, çam ağaçları arasında kaybetmiştim... Bol bol kendimle konuştum, otla, börtü böcekle... Şarap şişelerine mumlar dikip, ay en tepede en dolun halindeyken yakamozlar seyrettim denizin üzerinde... Hiç keşfedilmemiş koylar buldum ruhumda... Oralara daldım en güzel deniz yıldızlarını bulabilmek için...


Bu kadar kafa dinleme ruha farklı bir şekilde yansıdı tabii... Soyle arabaya binip yollarda kaybolasim, yol sarkilarinda, elimde sigara, camlar açık, bazen bol sohbet, bazende eşsiz sessizlikle gidesim var... Bunu yapmak için söz verdiğimde harika bir yol arkadaşım... Saroz'a kaçalım demekte kendisi... Suların daha buz, girilmemiş denizlerin daha bol, ıssız kıyıların daha geniş, çamların daha sık ve yeşil olduğu yerlere... Sevdiceğini de al gel demiş... Bakalım,dedim... Benim sevdiğim adam, seninle sevdiğimiz planı sevecek mi acaba... Çokkk özlemişim ama yol arkadaşımı, ne zamandır yollarımız Taksim sularında da kesişmedi ya... O yüzden her cumartesi yaptigim gibi kostum erkenden Fethiye'nin en acik gazetecisine... Kafa bir gece öncesinin alkolü, sabah erken kalkılmasının mahmurluğu, nemin fazlalığı ile pek bir ayılmamışken...Aldım HaberTürk'ümü... Yanina da gevrek bir simit, çöktüm ilk kahveye... Hem boğazı çaysız bırakmamak,hem de bir an once Drop Che'mi okumak icin... Yine keyifli, yine güldüm, bir kaç amca, zaten yadırgamışlar varlığımı, baktılar garip garip :) ve sonra hemen koştum kitapçının önüne, açılsın diye nöbetlerde... Kapıların ilk açılış anında elimde Murathan Mungan'ım :) Sevgili yol arkadaşımın tavsiyesi üzerine Bazı Yazlar Uzaktan Geçer sayfaları arasında kayboldum bu sefer...Tenimden eski yazlarin yanigi gecmeden, aheste okudum tavsiyesini :))

10 gün inzivaya çekilişin etkileri sadece bunlarla bitmedi tabii... Düş ile gerçeği karıştırdığım bir ruh hali beher gün artarak sardı tüm kıvrımlarını beynimin, vücudumun, sesimin, soluğumun... Yanılsama anlarım... Öyle saatler oldu ayaklarımın altındaki yer buhar olup uçtu, en boşluklarda diplere çekildi düşüncelerim, düşlerim... Sürekli gülümseyen ya da sonsuz somurtan halimle aynalarda suratıma baktım... Kim bu yansıyan kadın ve etrafındaki kelebekleri diye... Sonra farkettim ki çoook özlemişim ben O'nu... O'nun her sessizliği, benim içimden birşeyler almış götürmüş... O'na sarılmamak, kokusunu duymamak, tüm kokuları silmiş çevremden... O'nun duyarsızlığı binbir anlamlar yükletmiş benim gün ve gecelerime... Ve ben yine sevmişim, karşılığını sormayı unutarak... Şartlara, kurallara, oyunlara bakmayarak... Çok da özlemişim... Yüzünü, kokusunu, sesini, sözlerini, gözlerini, sevişmelerini...

İpince bir ipte yürümekteyim...
Düşmemeyi öğrenmeye çalışıyorum...
son soruyu sormama hep ramak kalmışken
uyandırılıyorum düşlerimden... Kalbim tutuldu, aşk'a küfredesim var... Her sabah gözlerimi açmadan, sımsıkı kapıyorum yine... Bir ömür boyu saklambaç oynamak istemiyorum ben.... Yanlışlarım, yalanlarım, yaralarım ile varım ben... Bazen surata, gözlere bakamamam bundandır...


Parantez içinde konuşmalardan sıkıldım... Geçmişi sorduğumda geleceği anlatan, geleceği sorduğumda geçmişe dalan, şimdi'nin olmadığın savunanlardan da... sözlerim tıkandı bir yerlerde, ses olamıyorlar...

Belki de daha zamanım var...

Bu adam sever mi beni acaba?

Tenimiz Taşbaskısı...

parmak uçlarımızda gezindiğimiz tenimizin
kaçıncı yazmasına bir erkekle başladık
kıyılar eğirdik gözlerimizden yağmurlu ezik
..........

..........

Murathan MUNGAN

19 Haziran 2009 Cuma

:))

“Her şeyin fiyatını bilen insanlar, artık hiçbir şeyin değerini bilmiyor…”

Oscar WILD

17 Haziran 2009 Çarşamba

BİZ HATUNLAR NE İSTİYORUZ?!?

Acı çekmek, acı çektirilmeye izin vermek, kişisel kapasiteye göre az ya da bol bol gözyaşı dökmek, sabahlara kadar paranoya, sabahtan akşama halsizliğinde etkisi ile günü kendimize, çevremize, esas adama ya da kadına rezil etme...

Kendi başıma attığım triplerimin, kendi kendime nerelerden çıkarıp kurduğum mutsuzlukların içinde buldum dün gece kendimi... Halbuki zaman yanlış zaman... Zaman çok keyfini çıkarma zamanı... Bana değer veren bir adam var... söylediğimi anlayan, gülmekten yerlerde yuvarlatan, ağzımın açısının değiştiği, konuşmaların - daha çoook derinlere giremesek bile - anlam bulduğu, sevişmelerin hiç daha önce bu kadar güzel olmadığı, yüzüne bakınca, sesini duyunca kalbimin bensiz attığını hissettiğim adam... Bu kadar hoşluğa ben nasıl bir boşluk çizmekteyim hayatıma anlatayım...

Acaba ne istiyor, ne hissediyor, neden aramadı, arar mı, ararsa ne derim, neden şimdi aradı, ne zaman söylerim, hangisini söyliyim, gidecek mi, giderse ne yaparım, manyak olma ne yapacaksın gömer popoyu oturursun, bu mudur, bu o mudur, nedir, ne değildir... Devam edeyim mi? Hatrınız için uzatmıyorum sorularımı, ama dün gece oturdum yazdım arkalı önlü 3,5 sayfa... A4 sayfası olanlarından... Sabaha karşı noktayı koydum ve kendi kendime itiraf ettim... Ben sorunluyum... Beni sorunlu yapan, içinde karşı cinsin olduğu birkaç nahoş olay illaki var... Onları Allah'a havale ettim demiştim zamanında... Sanırsam ID'de bir yerlerde kalmış kendileri... Söz verip birbirlerine bu deliyi en yeni, en mutlu başlangıcında rahatsız etmek boynumuzun borcu olsun diye... Çıldırmak üzereyim derken gülmeye, gülerken yazmaya, yazarken bol sigaraya, iki arasında bir deresinde boş tavanlara sarıyorsam şalterleri bir yerlerde attırdım demektir. Herşeyi oluruna bırakan bünye, bu olayda niye bu kadar kitlendi anlamıyorum... Allah'tan esas oğlana yansıtılan bir vukuat yok şu ana kadar... En cool halimle geçiyorum hep karşısına, kalbimin sesinden, sorularından bıkmasın, sıkılmasın duymasın diye pek bir avaz avazım karşısında...

Yaaa senin bu halini anlar eğer kalp aynı atıyorsa, demeye çalışsanız bile demeyin... Hem beni daha fazla kitlemeyin, sayısının anında artacağını bildiğim sorularımla hemde sevişmelerime engel olacaksınız, onu da istemiyorum... Zamanlama denen kavramı yitirmiş durumdayım, acele ile bir yerlere koşturma çabası var içimde, nereye koşuyorum o da meçhullerde zaten... Mahalle baskısı denen şeyi ilk defa yaşıyorum hayatımda... bilinen, beğenilen, etrafın takdir ettiği seçimler o kadar fix ve herkes bilip, bilmeden, anlamadan, tam olarak anlatamadan yaşı 30lara yakın bu hatunu oralara o kadar itmeye çalışmakta ki...

Beynim çok ağır bugünlerde, mutluluğun en mutsuz noktasında, ayaklarımın en yere değmediği kaldırımlarda, savrulmuyorum desemde bazen turbulanslara girmekteyim...

Sakin...
Kendim...
Geçmiş yok...
Gelecek meçhul...
Bu adam güzel, tablo gibi seyredilecek kadar güzel...
Gidebilir...
Gitsin...
giderse ya davet eder elini uzatıp
ya da karanlıklarda kaybederiz biz zaten birbirimizi...

Bu hatun şu an bir çocuk yapmak istiyor, daha da psikopatlaşmadan bu halini geçirsin oğluşuna diye... sonra en psikopat anında da en az kendi kadar deli, daha da beteri olmak için yetiştirilmeye meyilli bir kız :))

1000 TANE DİLEK...

Hayat aslında pek güzelmiş, her bir şeyi yapmak lazımmış...

Şimdi mi anlamaktayım bunu yok allah'tan değil, uzunca bir zaman önce farkına varmışlık var. Ancak kalp, kafa, şartlar, çevre, ego, it hep bir yerlerden karıştırmış beyin hücrelerini, hep bir kendini bilmezlik, yanlış yollara mı saptım ben hissi, ne yapıyorum, nereye gidiyorum, dönüş var mı yoksa kaç yazar... Çoook eskilerden sevdiğim bir dost ile konuşurduk ilk, hayatı çok sevdiğimizi farkettiğimiz, herşeyleri yapmaya karar verdiğimizde...

MİNİMUM 120'ye KADAR YAŞAMAMIZ GEREK...

Plan, programa göre yetistirememekteydik çünkü yapacaklarımızı, yapmaya niyet edip cayacaklarımızı, yapmak isteyip de engelleneceklerimizi... Sonra ne zaman, nerede bilemedim ama bu hevesi kaybetmişim sanki... Ya 120 uzak geldi, ya oraya öyle kolay varılmayacağını, özellikle benim gibi bahtsız Bedevinin bu bahtsızlığına tüm sağlıklı yaşam koşullarını ekleyerek ancak 70 küsürleri bulabileceğini anladıM, ya da yapılacaklar listesinde hızlı gittik, 120ye kadar bekleyip deneyeceklerimiz daha önlere kaydı...

8 bilemedin 10 sene önce bir ara ççoook bir mutlu olmuşum, o gazla karalamışım bir yerlere " okulu bitirdim, ehh pek başarısızda değildim, şimdi kendi başıma, kendi evimde, güzel bir ülkede, okumaya niye olduğunu bilemeden pek bir bağlanmışım o yüzden devam etmekteyim o degree senin bu degree benim, tamamen kendi ayaklar olmasa bile bir Marshall takviyesi ile ayaktayım, kalp kırıklarını memlekette bıraktım, sevdiğim bir sürü insanla tanıştım, ucundan bir meslek sahibiyim, özgürlüğüme de aynı uçtan ve yavaş yavaş sahip olacağım ve her yeni gün ile başlayan hayat heyecandan kalbimi zıplatmakta" ...

Sonra oraya buraya karalamalar, bir gün havalarda uçup çoşarken, ertesi gün tüm göz ve gönül perdelerimi kapatıp somurtmalar devam etmiş hep... Yani ne eskisine göre çok farklı geçirmişim günleri, ne de beklentileri çok yükseltmişim... Hatta başında yakaladığım herşeyi yapıcam, her deliğe gireceğim, acırsa da benim canım acır, kime ne, bana ne hevesini bile kaybettiğim dönemler olmuş arada...

Perihan Mağden'in bahsettiği gibi "ağır yürek günleri" m olmuş...Ne hevesi, ne 120yi, ne de hayatın kendisini göresim gelmiş...

Sonra korkular korkular, yürekte bir sıkıntı
Bir panik hali ama ataksız
Daha çok bilinçaltında
Ya yanlış yaparsam
Ya düşersem
Herşeyi planlayayım
Kendime mukayet olayım

Şimdi ?!? Şimdi geçti çoğu... Planlarımda var plansız geçirmeyi düşündüğüm zamanlarımda... İsteklerim çok fazla, malum 120yi her isteyen göremiyor...Panik hali hayatın başka köşelerine zıpladı, formunu değiştirerek... Hala itina ile kendi kendimi, tırnaklarımı, ellerimi, kabuk yaralarımı yiyip, beyni ters düz edebilmekteyim...

Yine çok içmek, çok konuşmak, çok vermek, çok dinlemek, çok takılmak, çok takmak, çok sigara, çok kahkaha arkasından çok gözyaşı getirir korkusu ile, çok inanmak, çok hissetmek falan ufak, anlamsız, bazen de çok anlamlı pişmanlıklar yaratabiliyor ertesi gün...

Ama yeniden en içimden, en inanarak, en sindirmiş halimle amaaaaaaaaaan diyorum :)

Yakın zamanda kayan yıldızlar olsun istiyorum, 1000 tane dileğimle birlikte :)

Hem kim bilir, belki benim dileğim onun dileğini bulur, onunki beni... Kim bilir belki o zaman 120 sene gerekmez, onunla geçecekse önümdeki ilk gün ve gece...

SANA BÜYÜK BİR SIR SÖYLEYECEĞİM

Sana büyük bir sır söyleyeceğim zaman sensin
Zaman kadındır. İster ki

Hep okşansın diz çökülsün hep
Çözülmesi gereken bir giysi gibi ayaklarına
Bir taranmışBir upuzun saç gibi zaman
Soluğun buğulandırıp sildiği ayna gibi
Zaman sensin uyuyan sen şafakta ben uykusuz seni beklerken
Sensin gırtlağıma dalan bir bıçak gibi
Ah bu söyleyemediğim işkencesi hiç geçmeyen zamanın
Bu mavi çanaklarda kan gibi durdurulmuş zamanın işkencesi
Buysa daha beterdir giderilmemiş istekten bitmez tükenmezcesine
Göz susuzluğundan sen yürürken odada
Ve bilirim büyüyü bozmamak gerektiğini
Daha beter seni kaçakSeni yabancı bilmekten
Aklın ayrı bir yerde gönlün ayrı bir yüzyılda kalmaktan
Tanrım ne ağırdır sözcükler asıl demek istediğim bu
Hazzın ötesinde sevgilim dokunurluğun erimi dışında bugün sevgim
Sen ki benim şakağımda vurursun
Boğulurum solup alıp vermesen
Tenimde bir duraksar ve yerleşir adımın

Sana büyük bir sır söyleyeceğim her söz
Dudağımda bir dilenen zavallı
Acınacak bir şey ellerin için kararan bir şey bakışının altında

İşte bunun için diyorum ikide bir seni seviyorum diye
Boynuna takabileceğin bir tümcenin o parlakça kalp kristali
Kaba konuşmamdan gücenme benim bu konuşmam
Ateşte şu tatsız gürültüyü çıkaran sudur o kadar

Sana büyük bir sır söyleyeceğim bilmem ben
Sana benzeyen zamandan söz açmayı
Bilmem senden söz açmayı bilir görünürüm
Tıpkı uzun bir süre garda
El sallayanlar gibi gittikten sonra trenler
Ve bilek söner yeni ağırlığından gözyaşlarının

Sana büyük bir sır söyleyeceğim korkuyorum senden
Korkuyorum yanınsıra gidenden pencerelere doğru akşam üzeri
El kol oynatışından söylenmeyen sözlerden
Korkuyorum hızlı ve yavaş zamandan korkuyorum senden

Sana büyük bir sır söyleyeceğim kapat kapıları
Ölmek daha kolaydır sevmekten
Bundandır işte benim yaşamaya katlanmam
Sevgilim

Louis Aragon