16 Haziran 2009 Salı

çok özledim seni ...

Yüzünü görmeyeli, saçlarımı kahkül keseli çok oldu.. Belki 6 belki 7 ay, bilmiyorum.. Saat kaç, diyecek olsa biri, bakmaya korkuyorum... bilmiyorum diyorum.. Bahar geliyormuş öyle diyorlar.. Kış ne zaman bitti? Sonbahar geçti mi ki? Sanırım ben hala o belirsiz, anlamsız, keyif kaçıran Eylül günündeyim...
3-5 gün önce elime bir fotoğraf gecti... Tam da çerçevelerden bahsetmiş, güç toplamış, kendimi kınamış ve sınamışken...Senden sonra belki birkaç, belki binlerce defa... Fotoğraf muhtemelen yakın bir zamana ait.. Hava sıcak beLLi.. Ama çok mutLuyuz, görebiLiyorum..O güzel gülümsemeni suratına yaymışsın, yanağın koynumda, gözlerini güneşten hafif kısmış yüzü yüreğime tanıdık bir adam.. olağanca sevgisiyle sarıp sarmalıyor... Senin teninin yakınındaysa, ben... bir kadın.. tuzlu teni, mutlu gülücüklerdenağrımış suratı, dolu kalbi ,üzerinde beyaz bir elbise, aşık...
Kum saati kırıldı... Herşey tuz buz... Ama akan birşeyler yok...
Kızgınlık var çok, bir de zamanı durdurması için yalvardığım tanrı...
Bir sigara yaksam şimdi...Neyini beklerdim hala?
Kokunu mu daha çok, yoksa sevmelerini Mi?
Derin bi nefes aLıp, kokunu içime çektim .. bin yıL yetsin istedim ...
çok özledim seni ...

E.Ş.

....İpleri dolaşmış uçurtmalar misali
Ne beraber uçabildik, boşverip şu dünyayı
Ne gidebildik kendi yolumuza
Rüzgarda savruk, başına buyruk
Senle ben

Zamanı, yaralarla ölçen kadın
Geçmişiyle kavgalı
Gündüz isyankar
Geceleri Tanrı’ya sığınan kız çocuğu
Kırdığı kalpleri dizmiş ipe
Gene en büyük zararı kendine....

Zamanın Eli...


''Zamanın eli'' saçlarımda dolaşıyor bugünlerde,
kulaklarımı tırmalamaktan vazgeçen o kadın ''asLında'' diyor ..
aslında ''aşk için iki kişi gerekmez! ..''

N.O.K.T.A.

Daha küçücük bir hatunken tanıdığım, sonra araya bazen insan, birçok da zamanların girdiği bir arkadaşım ile, 1 sene kadar önce benzer frekanslarda buluştuk ve ondan sonra bir gırgır şamata gitmekte... İki hatun buluşup buluşup, deli divane içiyoruz, bir sohbet, bir muhabbet, patlayan kahkahalar, yıllar sonra, öncesinde çekinildiği için, sorulan sorular, anlatılan konular, masanın üzerinden "öpüjem uleyyyynn" muhabbetleri.... Keyifliyiz anlayacağınız... Bir büyük bitirmeden kalkmıyoruz masadan, gerçi onu bitirince de, kalkmamız zor oluyor... Geçenlerde yine aynı keyifli bir Yakup masasında, anneanne babaanne muhabbetleri açıldı bir an...

Benimki 90 olmuş, onun babaanne 92... İkiside zamanında inletmişler etrafı, boy boy çocuklar yapmışlar, yaşam için savaş vermişler, hayata sımsıkı tutunmuşlar, acıları, mutlulukları, sefilliği, zenginliği, dostu, düşmanı tanımışlar, öğrenmişler...sonra hayat yavaş yavaş onların güzel vücutlarını küçültmeye, sağlıklarını bozmaya başlamış...Birbirlerine yakın zamanlarda hastaneye kaldırmışız biz onları... Hepimizin içinde bir korku, çok umut, biraz dua ve bolca sevgi ile... Ve arkadaşım diyebilmiş babaannesinin başında beklerken, " Bu kadar yıl hayata sımsıkı sarıldın, hiç bırakmadın, eserlerini verdin bu dünyaya, yanına kattıklarınla büyüdün bugünlere geldin, ama artık acı çekiyorsun, ve zamanın geldiğine inanıyorsan ellerini usulca bırak ve vedalaş bizimle" ...

Ben diyemedim... Demek mi istemedim, cesaret mi edemedim, daha çok erken diye mi düşündüm, hiç bilmiyorum, açıklayamıyorum... Düşünemedim sadece anneannemin olmadığı bir hayatı... Belki ben kendi bencilliğim ile hareket ettim, belki de arkadaşım kadar cesur olamadım zaten hayatımın hiçbir döneminde...

Ben tam hesap peşindeyken bu düşüncelerle, anneannem iyileşti, ve annemlere yerleşti... Haftanın bir gecesi olan aile ziyaretleri, anneanne aşkıyla, çoğaldı, gün geçtikçe biraz daha iyileştiğini, yine eskisi gibi gülümseyebildiğini gördüm...Yalnız birşey farkettim ki artık uyurken bile acı çekmekte, hayatını ayakları üzerinde fır dönerek geçiren Afet-i devran, artık tutunamadan yürüyememekte, oturduğu yer, yattığı yatak, elleri, kemikleri canını acıtmakta, yemeklerden tad, seyrettiklerinden haz almamakta, anlatacak çok şeyi var ama neredeyse hiç duymamakta, son yılların en büyük zevki olan bulmaca çözmeyi yorgunluktan yapamamakta, kızının evi bile olsa, artık yabancı evlerde, yabancı yataklarda değil, kendi evinde olmak istemekte...Bense gecede yirmi defa kalkıp kontrol etmekteyim nefes alıyor mu, acı çekiyor mu, uyuyor mu yoksa uyanık mı, bir istediği var mı diye... Ve halen daha söyleyemiyorum, söylemek istemiyorum "Anneanne, inanıyorsan ki artık yettiğine, seni sevdiğimi ve sonsuza dek seveceğimi hiç unutma ve bırak, rahatla ve git" diye... Söylemeyeceğim de zaten...

Ama istemeyeceğimde bu kadar acı, bu kadar ıstırap kendim için...Bırakıp gitmeyi kabul edeceğim, çok fazla üzülmeden ve üzmeden... Her ne kadar hayatın daha da değerlendiğini görsem de o yaşlarda ve bırakıp gitmenin zorlaştığını...Söyleyeceklerimi söyleyeceğim, söyleyemediklerimi de... Vedalarım olacak, gözlerim çok yaşlanacak, üzeceğim belki birilerini, bazılarını da yalnız, yarım bırakacağım, torunlarım olacak eğer şanslıysam etrafımda, sevenlerim... Sevmeyenler zaten yakınlarda bir yerlerde bekliyor gözlüyor olacak, son round'da kozları paylaşmak için...

Ben ne anneannem ne de arkadaşımın babaannesi, ne de arkadaşımın kendisi gibi cesur olamayacağım sanırım... Ben, kulağıma fısıldandığında, " Çok sevdin ve sevildin...aşklar yaşadın, kalp kırıklıklarıda, çocukların oldu, yetiştirdin, kahkahalar attın, göz yaşları döktün, somurttun, soruşturdun, okudun, yazdın,hiç durmadan anlattın, dinledin ve şimdi son noktayı koyma zamanı " diye, söz dinleyeceğim, en dingin halimle... Sonra...

Sonrasında, hep söylerim ben, ya balığım bir rakı masasını şenlendirecek ya da ilk hayatımdaki kertenkele... Seviyorum yatay hareketleri...

Son zamanlarda aldığım en anlamlı forward mail!! Ben zinciri kırıp devam ettirmiyor olsamda... :)

"As we grow up, we learn that even the one person that wasn't supposed to let you down, probably will.
You will have you heart broken, probably more than once, and it's harder everytime.
You'll break hearts, too, so remember how it felt when yours was broken.
You'll fight with your best friend.
You'll blame a new love for things an old one did.
You'll cry because time is passing too fast and you'll lose someone you love.

So take too many pictures, laugh too much, and love like you've never been hurt.Remember that every sixty seconds you spend upset is a minute of happiness that you'll never get back. "

Tebdil-i Mekan by Sezen AKSU

Nereye gitsem yanımda götürüyorum çilelerimi
Valizimde tasıyorum keskelerimi bilelerimi
Havalanmıyor, oyalanmıyor ruhum ne çare
Üstüne hasretle dolduruyorum filelerimi

Neresinden baslasam, eskisi gibi kolay olmuyor
Kelimelere itimadım kalmadı isim çok zor
Iri yarı, kötü kalpli, boyalı, geçgin kadınlar gibi
Dil, çöplerini naylon torbalarında saklıyor

Tebdil-i mekanda ferahlık yokmus aslında
Acının yüzölçümü yeryüzünden çokmus aslında

Soranlara "eh iste idare ediyor" dersin
Iyi niyetli degilseler üstü kapalı geçersin
Dilersen ara beni ya da yaz bana arada bir iki satır
Ya da yazma ne bileyim hani yani tutarsa tersin

ŞaRkıLaR...

Ne çok yer ediyorlar hayatımızda aslında...

Bir dönemin şarkılarını unutup gidiyoruz, bazı dönemleri ise her hafta fasılda orada burada ardı ardına yad ediyoruz... Bir de benim TRT1 Akşam Sefa'larım var tabii... Bu aralar anneanne ile geçiyoruz karşına genelde... Yalnızsam, rakım "adalardan bir yar gelir bizlere bizlere..." naralarım arasında masaya inip konuyor... Çok yakaladım hatta kendimi, kaptırıpta eller kollar bir ahenk içinde hareket etmeye çalışırken... Ehhh anneanne varsa o zaman rakı olmuyor tabii, daha esas duruşta dinliyoruz şarkılarımızı... Bazen çok içleniyor, gözleri yaşarıyor ama genelde vukuatsız tamamlıyoruz programı...

Birde unuttuklarımız var, ama çaldıklarında çoookkk uzun zaman sonra, dınnnnkkk diye o ana, o anıya götürenlerden...Bu kadar çooook zaman sonra en acı hatırasını bile gülümseyerek, hatta kahkaha atarak hatırlatanlardan... Ey eski dost, tanıdık bildik nağme, hep tıkırdattığım tını, nerelerdeydin bunca zaman dedirtenler...

Kah Amsterdam'da kanalları tüm ihtişamı ile seyreden ama içerisinde gizlilik namına tek bir duvar bulunmayan, duşu bile şeffaf bir kabin ile örtülmüş evime götürüyorlar beni... Çırılçıplak bir adam duştan yeni çıkmış, havlusunu mikrofon yaparak "good byee my lover, goood bye my friend, you have been the one" diye kanalı inletiyor, maksat bana serenat...

Kah küçücük bir kızım, kışın ortası yazlığın çatısı aktı diye kumburgazın yürek soğutan yalnızlığında, "serserim benim deli dolu sevgilimmmm" sözleri ile Aşkın Nur Yengi'nin, o zamanların en fiyakalı icadı, elde de taşınması mümkün olan, minik bir kasa görevi görmesi içinde tasarlandığına inandığım araba telefonundan bir sevgili aramaya çalışıyorum... Anneler de çakmamalı bu arada....

İlk karaoke tecrübem geliyor sonra aklıma, ne alaka ise Shanghai'da gerçekleşmekte, ki Çinliler buna çok müsait ve istekli bir toplum onu da belirtmem gerek... "Ganbei, Ganbei" diyerek bizim " dibini görmeyen sevdigini görmesin" mantığımız ile bitirilen şişe şişe şaraptan sonra, zil zurnanında ötesinde gidilen bir karaoke barda, ilk mikrofon tecrübesi ve alkolün de etkisiyle ya ağzın içine haşırt diye sokulan ya da dişleri kırma meyilli yaklaşımlarla " you're just too good to be trueeeeeee" diye haykırmam... O kafa ile bile farketmiştim, karaoke'nin hiç benlik birşey olmadığını, insanları irite eder şekilde garip sesler çıkardığımı, ki bundan Çinlilerin bile çok feci rahatsız olduğunu... Ben yine de o gün bugündür ne zaman bu şarkıyı duysam, en yakındaki mikrofon olabilecek mekanizmaya sarılır, hoplar zıplar, ufak bir konser veririm "can't take my eyessssss of you, baarap baarap bararapppaaa" diye....Sonra birde Roxette var ki, o benim için Kartalkayadır... Bu bahsettiğim dönemde ipod, ya da benzeri podlar yok, walkman ve devamındaki zamanlarda discman belki... Discman çok büyük kayak kıyafetinin içine bir türlü sığdıramıyorsunuz, walkman Kartalkaya'nın dondurucu soğuğunda ilk yarım saatten sonra Bon Jovi Always olarak başlayıp, Kürdi'li hicazkar makamına dönmekte, donduğu için... Dolayısı ile Kartal Otel hizmette kusur etmiyor, soğuktan titreye tireye yukarı çıkarken "Spending my timeeee...Watching the days gooo by, feeling so small, I stare at the wall...Hoping that you think of me too! I'm spendinnn my timeeeee" diye donuyorum... Ayrıca bu hizmet, siste, tipide "sese gel" mantığını ve oriyentasyon kabiliyetimi de geliştirmişti... Ne zaman duymaya başlasam "tamam, yaklaştım, donmak yok, güzel bir sahlep var" diye... Bir de bir de "Απόψε φίλα με..., Απόψε είναι πια για μας, η νύχτα η τελευταία, Απόψε μείν’ ως το πρωί, και κάνε μου παρέα" var...Kazantzidis'in çok eski bir şarkısıdır... Ben bu şarkıda Atina'da bir Bouzoukia'dayım, binlerce insan, hayatımın ilk bu şekil tecrübesi... Sahnede Paschalis Terzis, bütün heryer inliyor ve benim sevgilim ve ben en ön masadayız, benim başımdan yüzlerce sepet karanfil dökülüyor...

Böyle yaaa :)) şarkılar güzel oluyor çoğu zaman, nadiren acı verselerde...