4 Kasım 2009 Çarşamba

Benim vapur yandan çarklı...

Her "saklanıyorum artık" dediğimin arkası bir arayışlarda buldum kendimi... Neyi aradığımı tam bilemeden, belki de kendime bile ifade edemeden... Arayışın sonu birşeyleri bulma çabası hep sonuçsuz kaldı... Artık beyin yorgun, kalp bezmiş, gözler yaşsız, duygular sıfırlanmaya alışık, hatta yalama olmuş... Vücut derseniz farklı tatları, farklı anları denemenin verdiği tecrübe ile şaşkın! Alışacağını sandığı her arayışta yine kendine ve tek başına dönmenin verdiği alacakaranlıkla boğuşuyor şimdi...
Limanlarda kalmayı sevmemişim ben hiç, bunu anlıyorum şimdilerde... Gemilere binip başka yerlere yolculuklar hep daha cazip gelmiş... Bir gezgin ruh salı verilmiş içime, ne kalbe hüküm mümkün ne bünyeye! Yakınmanın mutsuzluğu ile yolculuğun uzunluğu arasında ziyaret ettiklerim, yeni tanışıp çok sevdiklerim, hiç sevmeyip çekip gittiklerim, mavi boncuklarım ve bir de can simidim var! Her limanı terk edişimde, oralarda kalmayayım diye son dakika koşarak yetiştiğim gemime ayak basar basmaz can simidime sarılıyorum... "Bu da olmadı, buralarda da kalamadım, çünkü ben buna, buraya göre farklıyım" Katıla katıla güldüğüm, sarılarak rahatladığım, saçmalığını her seferinde kabul edip sinirlenerek denizlere fırlattığım can simidim... Korkuyorum... Derin denizler yanında buz kesen limanlardan... Tek başımalık yanında çok kalabalıklardan... Doğrularım yanında yaptığım tüm yanlışlarımdan... Çocukluğumun yanında artık büyüyor olmaktan.... Ve en çok da yalnızlıktan... Köşemde dinlenme zamanım yine, karar veremediklerimi kararsızlıklar dünyasında bırakmak zamanım! Verdiğim kararları en iyi niyetlerle uygulama zamanım... Sevgi çok ya bu içine sığamadığı beden de, işte sırf bu yüzden fazla saklanamam ben köşelerde... Belki tırnaklarımı göstererek çıkarım yeni tek başınalığımdan, ama çıkarım yine de! Uğranacak bir sürü ilginç liman, renklerini seyredecek bir sürü açık deniz, can simidim ve arzum oldukça kalamam köşelerde... Sadece biraz toparlanma molası bu! Biraz ne aradığını, nerede aradığını pusula ile belirleme zamanları...
Bu yağmurlar ile lodosta gemi de sallar zaten....

3 Kasım 2009 Salı

Düğün, dernek,denek, dememek...


Bir düğün geçti tepemden...

Sanki ben evlenecekmişim gibi aylardır gelin ve damatla hazırlandığım düğün sonunda oldu ve bitti! Alanda satanda memnun sanırım... Ben biraz şaşkın, biraz ürkmüş, yine müstakbel bir koca bulamadan düğünden ayrılmış...

Hahahha, şaka bir yana, en önemli kural, bu yaşta bir hatun artık düğünlerde kısmet aramamalı... Ya da arama gazı ile ara gazı arasında kalıp sancılı kramplarla etrafa bakınmamalı... Neden derseniz, bizim dönem evlenmiş bitirmiş işi... Evde kalan belli sayıda, kalmayı tercih eden benim gibi tek tük, boşanan ve bu süreçte bir daha evlenmemeye and içen pek bol... Dolayısı ile arayış içerisindeysek doğru mekanda olmadığımız gibi, gelinin ayakkabısı altına kurşun kalem ile adını yazarak kendini avutmak ve her "yalnız" gözüken adama yan gözle bakmaya çalışmak gözleri kaydırıyor gecenin sonunda...

Hazırlık sürecine bakıldığında ve gelinin anlamsız tüm istek ve "kızsal" şımarıklıklarına şahit oldukça " bu adam bu kızı yarına bırakır" dediğim damat, geçtiğimiz 6 ay içerisinde benden çıkmaz olmuştu, ruhsal olarak haraptı, parası bitmek üzereydi, saatlerce cevap bile beklemeden ya da verilen cevabı bile dinlemeden konuştu, ama hep "seviyorum uleynnnn"in arkasında durdu... Ben zamanında da demiştim ya hakikaten seviyor, ya sırasını bekliyor diye... Bu deli adamda ikisi birden varmış! Dün nikah masasına kimselere çaktırmadan ayakları bağdaş kurup oturması ve "evet"ler arkası gelin kişi masa altında kibirli bir şekilde ayak arayıp çıldırırken damadın kıskıs gülmesi artık sırasının geldiğinin bir kanıtıydı sanırım... Ya da en azından bana öyle geldi...

"Sizin eşiniz hangisi", "kız tarafı mı erkek tarafı mı", "elindeki gelin zamazingosuna iyi sahip çık birşey olmasın" (darphaneyim ya ben...) gibi abuk monologları saymazsak çook eğlendim... Kahkaha atmaya kurmuştu beni gelin kişi, dolayısı ile çok içten kahkalar attım, herkesle konuştum kendimle, beynimle, ellerimle, anlatmak istediklerimle konuşamamanın inadına, bol bol dans ettim ve hatta o kadar bol etmişim ki salak kameraman/damadın en kankilerinden biri çektiği düğün cd'sinin asıl bana gönderilmesini, açık açık ve 1 şişe votka üzeri dönmeyen dili ile anlattı salona.... Densizler vardı, gözü doymamışlar, bol dedikodu yapanlar, memnuniyetsizler, gelinin tek taşını kıskananlar, damat tarafının mutsuz olduğunu iddaa edenler, pistten inmeyenler, gereksiz yere gereksiz yaşta orada burada koşan bolca çocuk (çocuk severim ama yeri belli olmalı!), çok mutlu bir gelin arkadaş, ondan daha mutlu bir damat kanka ve bir dolu anı vardı dün gece... Sevgiyi tek taşın boyu, parlaklığı ve lekeleri ile ölçmeye çalışan bir grup lüzumsuz insana sarhoş bir kafa ile damar bir nutuk çekerken, halay çekildiğini görüp, "Allahhhh, damat havasııı" diye bağırarak gitmesem, belki çok daha karizma sahibi bir hatun olarak hatırlanırdım.... Amannnnnn dedim sonra kendi kendime... Bunlarda olsun, olsun ki taş piyasası devam etsin! Bunlar sevgililerini güzel taşlar almaya ikna etsinler ki, taş ithalatı olsun... Taş ithalatı olsun ki ben işimi yapayım.... Ben işimi yapayım ki ekip devam etsin! Ne demişler, alın verin ekonomiye can verin!

Artık evlensem mi bende acaba... Canım çekti dün gece gelinlik altı beyaz Converse giymeyi, hoplaya zıplaya düğün pastası kesmeyi, bir de 6 aylık çılgınlığın, deli bakışların, pis kavgaların bir bakışa, bir öpüşe toooz olup uçmasını!

31 Ekim 2009 Cumartesi

Bana bulut ve yağmur hediye eder misiniz?

Bu yağmurları seviyorum ben... Soğuması gerekiyordu zaten artık soluduğum havanın! Bütün kapıların kapanıp evimde, peteklerin ısınması gerekiyordu... Dışarıdaki yağmur ve fırtınayı gördükçe battaniyemin altında - yüzümde en mutlu gülümsemem ile - daha bir kıvrılmam gerekiyordu! Yapılan tüm planların soğuk hava sebebiyle iptal edilmesi ve benim bunu en hallicesinden "hurraaaaaa"lar ile karşılamam gerekiyordu...
Ve işte oldu...
Yağmur dur durak bilmiyor, hava en sevdiğim grilerini giymiş... Akşam için yapılan tüm planlar hava muhalefeti ve kanlarına griyi sokmak istemeyenlerin rehaveti ile iptal! Havanın karanlığı içimi aydınlatıyor...
Sebepsiz yere mutluyum :) Bir de bir huzur var, bir huzur var, popoları kaşıyalım lütfen nazar değmesin!

27 Ekim 2009 Salı

Hooop sıradaki takıntı lütfen...

Bir elim arabanın direksiyonunda, ama arada bir kulağımdan kayan telefonu da sabitlemekte kendisi... Diğerini neden mi kullanmıyorum, onunla kendimi parçalıyorum... Nasıl mı? itina ile burun etrafı ve içini koparıp, kabuk bağlatarak... İlk aşama zevksiz ama kabuk olup kabukları kopardıkça kendimden geçmekteyim...
Farkettim mide bulantısı ile karışık bir korku kapladı içinizi... Haklı olabilirsiniz, her mide kaldırmamakta herşeyi... Ama korkmaya hiç gerek yok, başka kimsenin burnunun çemkirmiyorum, odak noktam sadece kendim...
Bu işlemi bir süredir yaptığımı farkettiğimde sanırım iki ay falan geçmişti üzerinden... İlk panik dışarıdan nasıl gözüktüğü üzerineydi bu yeni takıntımın... Sonuçta hoş bir manzara değil, ayağımda 12 cm topuklar, ceket pantalon, ve parmak burnun içinde, kanırttıkça kanırtıyorum... Allah'tan yırttım durum böyle değil, görüntü de... Zaten aksiyonu gerçekleştirirken de yalnız olmaya dikkat ettiğimi farkettim...
Arada bir yakalıyorum kendimi ve o aralardan birinde aklıma geldi bundan öncesinde nelere takıldığım... Hep bir zarar verme çabası mevcut :) Ne desem, nasıl anlatsam bilemedim size...

Bir dönemler kaşlarımı koparırdım... Bir süre sonra rutine bağlayan bu hareketim sayesinde bir dönem kaşsız dolaştığımı ve duruma - kendi kendime yapmama rağmen - çok ağladığımı bilirim... Kaşları koparır, sonra 0,5 kalemin ucu ile onları parçalara bölerdim... Mantık ne, neden ve ne yapmaya çalışıyorum hiç bilmiyordum, halen daha da bilmem açıkçası! Sonra ne olduysa oldu bu dönemi kapattık :) Kaşlar yeniden uzadı, ağlamalar bitti...

Her döneminde 29 küsür senenin tırnak yedim ben... Son 6 aydır pek bir istikrarlıyım, ama bu istikrar ile küçük bir Afrika ülkesi refah düzeyine ulaşabilirdi de... Ben ne yaptım? Tüm bu yatırımı bir kuaföre yaptım... Sonuç, tırnak yemiyorum, her hafta değişen renkli tırnaklarım var... Çocukluktan beri oje sürme aşkıyla yanıp kavrulan bu koca hatun şimdilerde turuncudan mora, siyahtan, fosforlu pembeye her türlü oje rengini denemekte! Ama 6 ay öncesi tam bir kabus... Sürekli elime vuran bir anne - ki eşşek kadar olup, bir an kendinden geçip bütün parmaklar ilk boğuma kadar ağzın içinde kemirilirken şaplak yemek sinir ediyor insanı! Sürekli kanayan parmaklar - ki çok uzun yıllar o kanı görmek için deli olmuştum :) Sürekli okuldan eve gönderilen mektup - ki kızlarının tırnak yediğini bilen aile bile sıkılmıştı her pazartesi okuldaki tırnak kontrolü sonrası mektup almaktan. Çok uzun yıllar yedim, çok uzun yıllar annem "ben kızımın tırnaklarını hiç kesmedim" gibi haberleri yerli yersiz ortamlarda anlattı, çok uzun yıllar acılı oje firmalarına belli bir bütçe ayırdık, ama ben ojelerin tadını beğenip onlarıda yediğim için kilo aldım, çok uzun yıllar içimden kurt çıkması ile ilgili tehditler aldım ve sonunda bir gün, bir kaç ay önce bıraktım tırnak yemeyi... Sıkıldım, siyah ojeye merak saldım, bir de elime dövme yaptırdım ojeli daha güzel gözüküyor diye... Şimdilerde çok bir eserse, ya da ben esirikliysem o gün, kenarları kemiriyorum azıcık, tüm et oburluğum ile... Ama o kadarcık...

Çok kısa olduğunu hatırlıyorum, yoksa heralde kel kalmıştım, ama bir aralar saçlarımı düğüm yapmakla uğraştım :) minik minik düğümler yapıp kendimden geçiyordum... sonra açamayınca makas yardımı ile kesilen bir tutam saç... Çaktırmamaya çalışmak pek mümkün olmadı çünkü 1 ay sonunda saçın şekli garipleşmeye başlamış, bir ucu uzun olan sağ taraf sol taraftaki kırpıklar ile hiç uyum göstermemiş ve nam-ı değer Bayan Sayar yine birşeylerin ters gittiğini anlamıştı kızının hayatında... Saçlar kısacık kestirildi, saça giden her el yine anne tarafından şaplaklarla engellendi...
Eveeeet, eveet kabul ediyorum... sorun var biraz... :) Birşeylerle uğraşmazsam içim rahat etmiyor! Canım acımazsa, biraz kan görmezsem asabileşiyorum... Şimdilerde sürekli burnum kanamakta ve hayatı boyunca normal olarak bir kere bile burnu kanamamış ben, "bakın bakın burnum kanıyor" diye gururlanıyorum... Psi, Psikopatım, billah yaparım...

22 Ekim 2009 Perşembe

21 Ekim 2009 Çarşamba

Utanıyorum...

Hem de çok utanıyorum kendimden...
Her zaman değil bazen ama... Bu daha da utanmama neden oluyor sonra...
Ne dertsiz hatunum aslında, haydi hoppidi hoppidi demem gereken bir dolu zaman varken... Ama ne yapıyorum yok iç savaş, yok boş yatak, popom açık, boyam akık, sevdiğim çok, sevebileceğim yok, parmağım yamuk, gözüm bok rengi...
Söylendikçe söyleniyorum aslında hayatın yaşamam için önüme sunduklarına ve paketin ta kendisine...
Sonra bir telefon çalıyor... Ne zamandır konuşmamışım kendisiyle, anlamam lazım bu normal bir arama değil... Adab-ı muaşeret gereği sorduğu "nasılsın" sorusuna uzadıkça uzayan, herşeyden yakınan, yataktaki adamı, sokaktaki çamuru, ellerini kollarını sallayarak sınırdan girip alkışlarla katilleri karşılayan ülkeyi, mandalinanın tatlılaşmaya başlayan günlerini, akıttığım kanları, anlatamadığım yanları şikayet ediyorum da ediyorum... Nefes almayı hatırladığım bir anda, sırf anlamsız bir saygıdan soruyorum "ya sen nasılsın" diye... Keyifsiz belli aslında, çok kızıyorum, farketmemişliğime... "oğlum hasta" diyor...
Sessizliğim saygısızlık derecesine varmış olmalı ki " Burçin..?!" dediğini duyar gibiyim... Utanıyorum... Nerelerdeyim ben? Nelerle meşgulüm insanlar sevdiklerini bir gün kaybedebileceklerini öğrendiklerinde?! Ve benim dilin kemiği hakikaten mi yok, hasta olduğunu öğrendiği gün kendi canının, ben hala ona mickey'li don giydiğimi anlatmaya çalışıyorsam...
Sustum, çok uzun süre, bıraktım o anlatsın, bağırsın, ağlasın... Zaten baştan vermişti tüyoyu, yorum değil dinleyen istiyordu... O anlattı ve ben utandım!
Hayatı bu kadar eleştirdiğim, dert tasa olmayan bir dolu şeyi dert tasa yaptığım, güzelliklerin anlam ve önemini bu kadar sığılaştırdığım için...
Kimden özür dileyesim var en çok bilmiyorum... Küçücük oğluşunun hasta olduğunu öğrenen ve elleri kolları bağlı kalan O'ndan mı? Saçmalamayı ve bu saçmalıklar ile birşeyleri hep zehir etmeyi görev edinmiş kendimden mi? Yoksa iyisi ve kötüsü ile, ama herşeye rağmen en canlı hali ile bana sunulan hayattan mı?

Savaşma Seviş Benle...

Savaştığım sadece kendimim... Kılıçları kuşanıp kendimin karşısına geçiyorum hep! Kan gövdeyi götürüyor, etraf batıyor, bir dolu gürültü patırtı oluyor ve kazanan benim, yerde kanlar içinde yatan yaralı ben'e karşı...
Yaşasın zafer, yaşasın kendi zaferim, kendime karşı kazandığım...
Yerde kan kaybetmekte olan hanıma da biraz pansuman, gerekirse bir ambulans lütfen...
Savaşacak birileri olsun değil arayışım!! Sevişecekleri itina ile seçmeye çalışırken... Ben zaten başka kime bu kadar acımasız saplayabilirim ki kılıçlarımı... Kime bu kadar zarar vermekten zevk alırım, hele bir de başkalarının kanını görmeye de dayanamazken...
Kendim dışında herkes ve herşeye bu kadar sevimliyken, yerde kanlar içinde bıraktığım bana karşı nedir bu hiç susmak bilmeyen iç sesin çektirdikleri...
Beyne piercing yaptırmak sureti ile iki minik delik açıp hava mı aldırsam düşüncelere acaba?!?
Kendimi yollara vursam diycem, geri dönüşte maksimum on gün sabrediyorum kılıç kalkan ekibi gibi atlamamak için ortalara... Hep tavsiye edenleri de dinledim, katlayıp topladım bacaklarımı en sessiz ortamlarda, bilirkişi bilgisinde... O zamanda çok rahatladım, uyudum ağaç duruşu sırasında... Alkol derseniz, ben karaciğeri belli bir süre önce o masalardan birinde bırakmış insanım, mideyi sokaklarda, alkol ile derinleşen düşünceleri en içimde...
Yuvarlanmak değil, Üstad'ımın dediği gibi, bildik çimlerde uzanmak istiyorum... Ruhun sükunetine kuşların cıvıltıları değil belki ama, iç sesin mutlu naraları karışsın şöyle birazcık! Ve bir de bu kadar tatminsiz olmaktan kurtulayım ben hazır bir ucundan bu çetrefilli gidişatı toparlamaya çalışırken...
AAhhh, unuttum yerde kanlar içinde yatan ben, böyle boş boş konuşup karalarken, kan kaybından sizlere ömür... Haydi bakalım; şimdi yeniden benden yeni bir ben yarat, işin yoksa uğraş dur!